Karda Uyumak.


böyle güvenlikte, hassas bir dünyada yaşıyor ve yaşadığınızı sanıyorsunuz. o sırada bir kitap okuyorsunuz (örneğin lady chatterley), ya da bir yolculuk yapıyorsunuz, ya da richard'la konuşuyorsunuz ve yaşamadığınızı, kış uykusuna yatmış olduğunuzu fark ediyorsunuz. kış uykusunun belirtileri kolayca tanınır: öncelikle çarpıntı. ikinci belirti (kış uykusu tehlikeli boyuta ulaşıp ölümle sonuçlanabileceği zaman): zevk almama. hepsi bu işte. savunmasız bir hastalık olarak ortaya çıkar. milyonlarca insan farkına varmadan böyle yaşıyor (ya da ölüyor). bürolarda çalışıyorlar. araba sürüyorlar. ailece piknik yapıyorlar. çocuk yetiştiriyorlar. işte bir şok tedavisi gerçekleşiyor: bir insan, bir kitap, bir şarkı ve bu onları uyandırıyor ve yaşamlarını kurtarıyor.

kimileri hiç uyanmıyor. şu karda uyuyan ve hiç uyanmayan insanlar gibi..

Değişmek

Her şeye, herkese sadece katlanıyordum. Sokağa adımımı atar atmaz, kendimi bir yığın muvazaanın, gafletin esiri olarak görüyordum ve bulunduğum yerden, yaptığım işten gayri her yer, bana erişilmez biçimde güzel ve harikulade görünüyordu.
Postanede elime geçen uzak yerlerden gelmiş her mektup zarfı, her kartpostal beni çıldırtıyordu. Peru, Arjantin, Kanada, Mısır, Kap, nerelerden gelmiyordu bu mektuplar? İki sokak ötede, tek bir odada tahtakurularıyla haşır neşir olan şu ihtiyar Yahudi kadının Meksika'da bir kardeşi vardı. Komşusu hahamın kızkardeşi Arjantin'de kürk ticareti ediyordu. Öte taraftaki Rum bakkalın oğlu Mısır'da idi. Yeğeni Chicago'da hocalık yapıyordu. Ve ben onlara gelen mektupların zarflarına bakar bakmaz, gözlerim kendiliğinden kapanıyor, etrafım değişiyor, kendim başka bir adam oluyordum. Kaçmak, her şeyi bırakıp gitmek!..
Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge... Gül! dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.
Bunları hatırlar hatırlamaz, oraya, kahveye, az çok benden başka türlü yaşayanların, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. Onların yanında benim de hayatım oluyor, onlarla düşünüyor, onlarla beraber yaşıyordum.
Belki de böyle değildi. İşin aslında başka şeyler de vardı. Bu adamları tamamiyle beğenmiyordum. Aralarında sadece bir muhacir gibi yaşıyordum. Bir tipi gecesinde, ıssız dağ başında soğuktan ve yüklü rüzgardan boğulmak üzere olan bir adamın sığındığı sıcak, bol gübre kokulu, atların tepişmesinin insan sesine, taze çay ve kahve kokusuna karıştığı o yarı ahır, yarı han odası yerlerden biri gibi onların arasına sığınmış, bu karışık ve yüklü havada ısınıyor, mesut oluyordum.
Şüphesiz bir gün bu beğenmemezlik, işlerin biraz müsait gittiği bir zamanda büyüyüp beni kurtaracağını zannettiğim o küçük noktada kaybolacak ve tamamiyle bu havaya teslim olacaktım. Daha şimdiden zaman zaman, "Ah! İşte güzel hayat! Rahat ve mesut... Ne adamlar!" demeye başlamıştım bile.

Yaşamak

Yaşamak alışmaktır
İşportada satılan kadın geceliklerine
Alışmak manavlara doçentlik tezlerine
Alışmak yaşamaktır

Hep bu yeşilleri giy
Bu moru tak saçlarını topla da
Bunu sen de bilirsin
Alışmak yorulmaktır bakıp bakıp kendine

Yaşamak bir gün uyanmaktır
Bir gün birdenbire yalnız kalmaktır
Yaşamak alışmalardan sonra
Alıştığı her şeyle savaşmaktır.


mektup

yirmi yıl önce yaptığımız şeyi şimdi düşündüğümde, o zaman ki durumumuzun ne kadar tehlikeye açık olduğunu görüyorum, mücadeleye daldığımız için çoğunlukla görmezden geldiğimiz ya da görmediğimiz bir tehlike. ama şu anda yaşadığımız şey karşısında tuhaf bir biçimde teskin ediyor insanı çünkü tehlikeye açık olmanın, gücümüz olduğunu gösteriyor.



mi Guapo,
her nasılsa gönderdiğin yasemin bahçesi için teşekkür ederim. o bahçede yatıyorum.
duş yaparken aklıma bir fikir geldi: bütün acılar, yollarına devam etmeden önce, HAYIR kelimesine kayarlar. bütün hazların devam etmeden önce EVET kelimesine kayması gibi!
sana EVET diyorum, sürdürdüğümüz hayata HAYIR. yine de o hattan gurur duyuyorum, yaptığımız şeyden gurur duyuyorum, bizimle gurur duyuyorum. bunu düşündüğümdeyse üçüncü bir kişi oluyorum, ne ben ne sen, sen de aynı üçüncü kişiye dönüşüyorsun - bütün evet ve hayırların ötesinde!

franny glass.

eğer bir şairsen, güzel bir şey yaparsın. yani, sayfanın mayfanın başından kalktığında, arkanda güzel bir şey bırakmış olursun. senin sözünü ettiğin adamlar bir tek güzel şey olsun bırakmıyorlar ki. belki biraz daha iyi olanların bütün yaptıkları, hani kafanın içine girip orada herhangi bir şey bırakmaktan ibaret; ama öyle yapıyorlar diye, sırf bir şey bırakmasını biliyorlar diye, bunların şiir olması gerekmez, tanrı aşkına. bunlar güzel söz sanatına dayanan müthiş çekici -deyim için özür dilerim- dışkılar da olabilirler pekala. malius'un,esposito'nun ve bütün öbür zavallıcıkların yaptığı gibi.

yangın

Rüzgar esti. alevler bir dakika içinde bütün evi sardı. damın üzerinde kızıl bir duman göründü. camlar çatırdıyor, dökülüyordu. ateş haline gelen direkler düşmeğe başladı. birdenbire acı bir feryat ve çığlık duyuldu:
"yanıyoruz! imdat, imdaat."
zalim bir gülüşle yangını seyretmekte olan Arhip:
"daha da neler!" diye söylendi.
Yegerovna ona:
"Arhip'ciğim, ne olursun, kurtar şu memurları diyordu. tanrı sana mükafatını verir!"
Demirci:
"daha da neler! dedi.
tam da o sırada iki katlı pencere çerçeveleri kırmaya çalışan memurlar pencerede göründüler. ama tam bu sırada çatı, büyük bir gürültü ile çöktü, çığlıklar kesildi.

çok geçmeden bütün çiftlik halkı avluya dolmuştu. kadınlar bağrışarak pılı pırtılarını kurtarmaya
çalışıyorlardı. çocuklar, yangını seyrederek zıplıyorlardı. kıvılcımlar bir ateş fırtınası halinde uçuyor, kulübeler tutuşuyordu.
Arhip:
" şimdi artık neresi yanarsa yansın vız gelir, diye söylendi. "herhalde Pokrovskoye'den bunun seyrine doyum olamaz!"
bu sırada yeni bir olay onun dikkatini çekti: tutuşmuş olan ahırın damında; nereye atlayacağını şaşırmış bir kedi koşuyordu. alev yavaş yavaş dört bir yanını sarıyordu. zavallı hayvan acıklı bir miyavlama ile yardım istiyordu. çocuklar kedinin bu ümitsiz haline bakarak gülmekten katılıyordu. demirci Arhip öfke ile onlara çıkıştı:
"ne gülüyorsunuz şeytan yavruları? hiç tanrıdan korkmuyor musunuz? tanrının bir yaratığı yanıyor da siz seviniyorsunuz ha!"

Arhip yanmakta olan dama merdiveni dayadı ve kediyi kurtarmaya koştu. kedi onun niyetini anlamış, minnettar bir çabuklukla Arhip'in kollarına sarılmıştı. Yarı yanmış demirci, avı ile birlikte aşağı indi. şaşıran çiftlik halkına dönerek:
" eee çocuklar," dedi. " güle güle. artık benim burda yapılacak bir işim kalmadı. hoşça kalın, beni kötülükle anmayın."

anımsa.

iki çeşit görsel hatırlama vardır: biri aklımızın laboratuvarında bir görüntüyü ustalıkla yeniden kurduğunuz zamanki hatırlama [böylesi söz konusu olduğunda annabel'i "bal rengi ten", "zayıf kollar", "kumral kaküllü saçlar" , "uzun kirpikler", "dolgun parlak dudaklar" gibi genel tanımlamalarla hatırlıyorum] öteki ise gözlerinizi kapadığınızda, gözkapaklarınızın iç tarafında sevilmiş bir yüzün eksiksiz optik izdüşümünü, tüm doğal renkleri içerinde küçük bir hayaleti hemen çağrıştırıverdiğiniz hatırlama [işte lolita'yı da böyle hatırlıyorum].

[fotoğraf: yllparisienne]


İstanbul-Paris

büyük kentler insan gibidir. mangal gibi yürek ister onları sevmek için. iğrençlik ve güzellikleri, cücelik ve yücelikleriyle kucaklamak gerekir. kimi hastadır, yorgundur. bırakın üç bin yıllık bir kenti, üç günlük özgeçmişini kavrayabilmekten aciz iki ayaklı memeliler tarafından kemire kemire emilmektedir, sütsüz yorgun göğüsleri.
istanbul gibi.
kimisi ise, 10 milyonluk tansiyona karşın sağlıklıdır. insanlarca ve insanlar için kurulmuştur; onların rahatı düşünülerek yönetilmektedir. sorunları vardır; fakat çözümleri tükenmemiştir.
paris gibi.

the catcher in the rye-2

hep büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin kimse, yani- benden başka. ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum, nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları 'yakalıyorum'. bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. biliyorum, bu çılgın bir şey.

the catcher in the rye.

bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.

Oblomov'un İki Günü


Sabah kalkar kalkmaz kahvaltısını eder, hemen kanepeye uzanır, başını ellerine dayayıp, kafası yorucu işten bitkin düşünceye kadar, vicdanı refaha kavuşmak için yeterince çalıştığını söyleyinceye dek derin düşüncelere gömülürdü. Ancak ondan sonra kendi kendisinin dinlenmesine izin verirdi. Düşünceli duruşunu, daha az ciddi ve daha rahat bir hayal dünyası için değiştirirdi. Oblomov, işin inceliklerini hallettikten sonra kendi dünyasına çekilmeyi seviyordu. Ulvi düşüncelerin zevkini biliyordu ve insan acılarına yabancı değildi. İnsanlığın çektiği acılar için bazen kalbinin derinliklerinde bir sızı hisseder, uzaklaşıp giden bir şeyler, belki de Stolz'un onu alıp götürdüğü dünya için gizli ve adı konmamış acı bir özlem duyardı... Gözleri yaşarırdı.
.
Bazen insanların namussuzluklarına, yalanlarına, iftiralarına, dünyada hüküm süren kötülüklere sıkılırdı. İnsanlara kötü yönlerini gösterme arzusuyla yanıp tutuşurdu. Birden içinde, kafasını denizin dalgaları gibi süpüren, kanını tutuşturan, kaslarını hareketlendirip, damarlarını şişiren ve amacı halini alan düşünceler uyanırdı. Sonra amaçları çabaya dönüşür, ilahi bir güçle harekete geçer ve bir dakika içinde iki üç kez duruş değiştirirdi. Parıldayan gözlerle kanepede doğrulur, elini ileriye doğru uzatıp etrafa bakardı... Biraz daha kendisini sıksa, çabası kahramanca bir harekete dönüşebilirdi. Tanrım! Böylesine yüce bir çabadan ne harikalar, ne güzel eserler beklenmezdi ki!
.
Ama sabah geçip giderdi.
.
Bitmek üzere olan günle beraber Oblomov'un tükenmiş enerjisi de biraz dinlenmek için sızlanmaya başlardı. Fırtınalar ve coşkular ölüp giderdi. Kafası hayal dünyasının sihirinden arınır, kanı damarlarında daha yavaş akmaya başlardı. Oblomov sakin sakin ve dalgınlıkla arkasını döner, pencereye ve gökyüzüne gözleri takılırdı. Dört katlı evin arkasında tüm görkemiyle batmakta olan güneşi hüzünlü hüzünlü seyrederdi. Güneşin batışını böyle kaç kereler izlemişti!

Ertesi sabah yaşam, yeni heyecanlar ve hayaller yeniden başlardı! Bazen kendisini sadece Napolyon'u değil Yeruslan Lazarevich'i bile solda sıfır bırakan, yenilmez bir general olarak hayal ederdi. Afrika halkının Avrupa'yı istilası nedeniyle bir savaş başlatır ya da yeniden Haçlı seferleri düzenler, şehirleri yakarak, merhamet göstererek, öldürerek, iyilik ve bağışlayıcılıkta bulunarak ulusların kaderini tayin etmek için dövüşürdü. Bazen de bir düşünür ya da büyük bir sanatçı olmayı seçerdi. O zaman herkes ona tapar, alkışlarla ödüllendirilirdi. Büyük bir kalabalık arkasından: "Bak, bak Oblomov geliyor. Bizim büyük İlya İlyich'imiz!" derlerdi. Kötü anlarında büyük acılar çeker, yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durur, yüzükoyun yatardı. Bazen de cesareti tamamen kırılırdı. Sonra yataktan kalkar, diz çöker ve hararetli hararetli dua etmeye başlar, onu tehdit eden fırtınayı dindirmesi için Tanrı'ya yalvarırdı. Geleceğin güvencesini Tanrı'ya emanet ettikten sonra dünyadaki her şeye karşı sakin ve kayıtsız bir tavır takınırdı. Artık fırtına elinden geleni ardına koymasın!

Heyecanlı günlerin ardından akşam olup güneş karşısındaki dört katlı evin arkasından görkemli bir top gibi batarken, büyülü bir rüyadan ya da acı veren bir endişeden derin bir iç çekişle uyanıyor, ilahi güçlerini işte böyle kullanıyordu. Sonra yine güneşi dalgın bakışlar ve hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyor, heyecan dolu didinmeyi huzur içinde bir yana bırakıyordu.

Oblomov'un iç dünyasını gören ya da bilen yoktu. Herkes onun pek bir derdi olmadığını düşünüyordu. Sadece yan gelip yatıyor ve yemeklerin zevkini çıkarıyordu. Ondan da bu beklenirdi zaten.

Yolculuk


...Yaşamımın tek ve başlıca amacının daha iyi bir insan ve bir iradeyle büyük bir uyum içinde olmak olduğu düşüncesine geri dönmüştüm. Bu iradenin ifadesini, benden saklı duran ve uzak bir geçmişte bütün insanlığı kendi düsturu haline getiren şeyde bulacağım düşüncesine geri dönmüştüm. Yani kısacası, Allah'a inanmaya, ahlaki bir mükemmelleşmeye ve yaşamın anlamını bahşeden geleneğe dönmüştüm. Yalnız bir şey farklıydı: O zaman bütün bunları bilinçsizce kabul ediyordum; şimdi ise artık bu olmadan yaşayamayacağımın farkındaydım. Başımdan geçenleri şöyle ifade edebilirim:

Ne zamandı bilmiyorum; neresi olduğunu bilmediğim bir sahilde beni bir kayığa oturttular ve sonra kayığı karşı kıyıya yönelttiler. Kürekleri elime verip beni yalnız bıraktılar. Küreklerle elimden geldiği kadar uğraştım ve ilerledim. Ancak ben açıldıkça, beni o bilmediğim yere götüren akıntı da şiddetleniyordu. Ulaşmam gereken hedeften farkında olmadan uzaklaşıyordum. Etrafımda benim gibi akıntıya kapılan birçok kürekçinin olduğunu gördüm. Bazıları durmadan kürek çekmeye devam ederken, bazıları küreklerini çoktan fırlatıp atmıştı. Koca kayıklar, dev gibi gemiler insanlarla doluydu. Bir kısmı akıntıya karşı çabalamaya devam ederken, bir kısmı kendini akıntıya bırakmıştı. Ben de bir yandan ilerleyip bir yandan da akıntının aşağılarında kalan yolcuların ardından bakarken, bana gösterilen yönü unuttum. Tam da akıntının ortasında, aşağı doğru giden kayık ve gemilerin kalabalığında, yönümü iyice kaybettim. Her yanımdan tayfalarının neşeli zafer çığlıkları attığı yelkenliler, gemiler ve kürekli kayıklar geçiyor, akıntının aşağılarına doğru giderlerken bana "Başka bir yön yok!" diye sesleniyorlardı. Ben de onlara inanıyordum ve onlarla birlikte ilerliyordum. Böylece çok uzaklara yol aldım. Öyle uzaklara gittim ki, ortasında yolumu şaşırdığım hızlı akıntıların gürültüsünden başka ses duyamaz oldum ve kayıkların orada nasıl parçalandığını gördüm. Ve bütün bu gördüğüm, yaşadığım şeylerin dehşetinden olsa gerek, kendime geldim. Uzun süre bana ne olduğunu anlayamadım. Önümde yalnızca koşar adım yaklaştığım ve korktuğum yok oluşu görüyor, hiçbir yerde kurtuluş göremiyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O zaman geriye dönüp baktım ve sayısız kayık gördüm. İnatla, büyük bir savaş vererek akıntıyı geçiyorlardı. O anda kıyıyı, kürekleri ve yönümü hatırladım. Geriye döndüm ve akıntıya ters yönde, kıyıya doğru kürek çekmeye başladım.
Kıyı Allah'tı, yön gelenek, kürekler ise bana verilen özgürlüktü. Ve bütün bunlar bana, kıyıya ulaşmaya çabalayayım, Allah'la birleşeyim diye verilmişti.

Galip Efendi

şehirlerden birinde doğdu
1300 küsür
tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur.

''kaat helvası yesem her gün,'' diye düşündü
5 yaşında

''mektebe gitsem,'' diye düşündü
10 yaşında

''babamın bıçakçı dükkanından
akşam ezanından önce çıksam,'' diye düşündü
11 yaşında

''sarı iskarpinlerim olsa,
kızlar bana baksalar,'' diye düşündü
15 yaşında

''babam neden kapattı dükkanını?
ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına,'' diye düşündü
16 yaşında

''yövmiyem artar mı?'' diye düşündü
20 yaşında

''babam ellisinde öldü
ben de böyle tez ni öleceğim?''
diye düşündü
21 yaşındayken

''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
22 yaşında

''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
23 yaşında

''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
24 yaşında

25 yaşında altı ay işsiz kaldı

''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
26 yaşında

ve zaman zaman işsiz kalarak
''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
50 yaşına kadar

51'inde ''ihtiyarladım!'' dedi
''babamdan bir yıl fazla yaşadım.''

şimdi 52 yaşındadır
ve saplanıyor kafası geceleri
düşüncelerin en tuhafına:
''kaç yaşında öleceğim
ve ölürken üzerimde yorgan olacak mı?''

Evlilik.

".. evlilikte mutluluk tümüyle şans meselesidir. taraflar birbirlerini gayet iyi tanısalar da, bu, mutluluklarına en ufak bir katkıda bulunmaz. sonradan daima değişmek için çırpınır, başlarını derde sokarlar; hayatını birlikte geçireceğin kişinin kusurlarını ne kadar az bilirsen o kadar iyidir."

nasıl geliyorsa...

phebe:
tatlı delikanlı, ne olur beni bir yıl daha paylasana böyle;
şu adam kur yapacağına, sen beni payla daha iyi.

rosalind (phebe'ye):
bu adam senin suratsızlığına vuruldu, (silvius'a) bu kadın da benim öfkeme vurulluyor. o zaman, o sana ne kadar surat ederse ben de ona o kadar terslenirim. (phebe'ye) bana niye öyle bakıyorsun?

phebe:
sana hiç kırılmadığımı göstermek için.

rosalind:
ne olur, sakın bana aşık olayım deme;
şarap sofrasındaki yeminlerden bile daha yalanım ben.
ayrıca da senden hoşlanmıyorum.
nerde kaldığımı bilmek istiyorsanız;
şurda, biraz ilerdeki zeytinlikte.
geliyor musun kardeşim? sıkışır onu çoban.
gel kardeşim sen de çoban kızı,
dön de, şöyle bir daha bak ona.
kibiri bırak. dünya alem sana bakacak olsa,
bu adamdan başka gözü aldanacak tek kişi çıkmaz.
hadi, biz kendi sürümüze gidelim.
(rosalind, celia ve corin çıkar.)

phebe:
ey göçmüş şair, şimdi anlıyorum,
ne kadar doğruymuş sözün:
"aşık dediğin ilk görüşte vurulmuştur her zaman."

silvius:
canım phebe

phebe:
ha? ne dedin silvius?

silvius:
canım phebe, acı bana.

phebe:
çok üzgünüm senin için nazik silvius

silvius:
üzülen insan üzmemeyi de bilir.
aşk yüzünden çektiğim acıya üzülüyorsan,
aşkını ver bana yeter; ne bende acı kalır,
ne sende üzüntü.

phebe:
sevgim de senin zaten. insanlık da bu değil mi?

silvius:
ben seni istiyorum.

phebe:
ama bu harislik olur.
silvius, bir ara senden nefret ediyordum;
şimdi de seni seiyor değilim;
ama aşktan o kadar güzel söz ediyorsun ki,
artık eskisi kadar sıkılmıyorum yanımda olmandan.
hatta sana görev de vereceğim.
ama hizmetime girdin diye, salt bunun zevki dışında
sakın başka karşılık bekleme benden.

silvius:
aşkım öylesine kutsal ve mükemmel ki,
ve ben öylesine yoksunum ki lütfundan,
hasat kaldıran adamdan arta kalan
kırık taneleri bile toplayabilsem,
bereketli bir ürün sayacağım kendime.
arada bir bana rastgele bir gülücük atıver yeter,
ben bununla geçinir giderim.

phebe:
biraz önce benimle konuşan genci tanıyor musun?

Evin Halleri.

sen evden de benden de gidersin bazen
yol seni bekler, yola koyulursun üşenmeden.
susar derinden ev, ıssız halidir.

ben sana, ev bana, sen eve, ev sana
kara kara bakar ya bazen
ah kıyamaz hani kimse kimseye.
evin içerlik halidir, boynu eğilir.

mutfakta çayın sesi demlenir
sabah, benim sesimde sonbahar
senin sesinde bir çocuk
ev mutludur halinden, pötikarelenir.

ben sana, sen bana soyunursun bazı geceler;
sen kendinden sarkarsın, ben kendimden.
benlerimi saysın sabah şerife teyze
evin dağınık halidir.

artık, geç-ti


"en değerli hayalimdin sen,: kendini yıktın!...

elden çıkarmak istemediğin gerçekler vardı,herhalde: bir yarım-yamalak felsefecinin hayali olmak ise, istemedin. oysa, onun, yaşamında bir kez olsun gerçekleştirdiği, gerçek hale getirebildiği tek hayali olabilirdin - hatta sanıyorum , bunu istiyordun da... hayalden gerçekliğe giden yoldaki adımı atmadın - "kaçtım" dedin...

işte: kaçtığın kendindi - belki de, benim gerçekleşen hayalim olabilseydin, kendi en yoğun gerçekliğin de olabilirdin...

kim bilir, artık - geçti..."

.


Saklı


İnsanları izlerken, daha evvel hiç görmediklerini görebilir, hiç hissetmediklerini hissedebilirsin Pinhan. İnsanları uzaktan seyrederken, onlara her zamankinden yakın olabilirsin. Eğer bakmayı bilirsen gözlerin sana oyun etmez, dosdoğru görürsün. İçte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün. O vakit anlarsın ki o dediğin sensin, seyrettiğin kendi bedenin, kendi sûretin; ağladığın kendi acıların.

.
.

Hani halkanın ucunda/ kavuşacaktım sana/ hani bir iken ayrı düşmüştük/ ve çok iken bir olacaktık sonunda/ çoktan razı idim oysa/ razı idim gecenin matemine/ karanlığı fırsat bilene/ ve korkaklığıma/ ve karabasanlarıma/ oyun oynar gibi yaşar giderdim/ kuş avlardım/ kuşları deli gibi kıskanırdım ya/ bırakmadın/ bırakmadın ki kendimden kaçayım/ koyvermedin/ koyvermedin ki sürsün bu devran

Döndü halka/ döndü olanca hızıyla/ toprak ki siyah bir halka idi/ ve geceye saklanırdı bazen/ tuttu su ile karıştı/ su ki sarı bir halka idi/ rengiyle dalaşırdı bazen/ tuttu toprağı kucakladı/ eğildim suya baktım/ suda kendimi gördüm/ kendimi sen sandım/ sarılmak için atıldım/ köprüye hıncım yalan imiş/onu yıkarken suya karışan/ ben oldum

Balçıktan çıktım ben/ balçıktan yoğurdum kendimi/ içerdeki dışa taştı/ dıştaki içe çekildi/ görünen görünmeyene sataştı/ görünmeyen görünene diş biledi/ siyah halka/ sarı halka ile yer değiştirdi/ çekildim bir köşeye/ sessiz sedasız/ baktım olan bitene/ seni gördüm kaderimde/ ebrunun halkalarını saydım/ tastamam dört etti/ halkalardaki kıvrımları hesapladım/ tastamam senin ismin etti/ isminin yanına beni de kazı dedim/ boyalar isyan etti

.
Bir de baktım ki/ ben ben değilim artık/ sûretim başka bir sûret/ ismim bir başkasının ismi/ gönlüm ne yöne akar/ ben ne yöne/ verdiğin emaneti yitirdim yollarda/ hata ettim/ kusur ettim/ affola…
.


Henriette Teyze.

hayatının son yıllarında neredeyse yatalak hale gelmiş ve bunamış olan seksen üç yaşındaki henriette teyzem, birkaç ayda bir tekerlekli sandalyesiyle ya kırk yıl önce ölmüş teyzelerinden birine ya linz'deki eski evine ya da ruhr bölgesinde yaşayan, belli belirsiz anımsadığı akrabalarının yanına kaçmaya çalıştığı huzurevinde yatarken, ölümünden hemen önce hayatının en aklı başında cümlesini kurdu: "kim derdi ki," dedi henriette teyzem, kendisini ziyaret etmek için seksen yedi yaşındaki alzheimerli babamla birlikte bad zel'den trenle gelmiş olan ve neredeyse yetmiş yedisine varmış bulunan anneme, "ana babamız bizi bir gün böylesine ortada bırakıverecek."
annem daha aynı günün akşamı linz'e geldiğinde bana bunu anlatırken başını salladı. ben de başımı sallayıp gülsem de aslında pek şaşırmadım, zira henriette teyzem, dediğim gibi öyle bunamıştı ki, akrabalarından birinin onu eve alıp ona bakacağını düşünüyordu.

.yalnız.bu.sevmektir.

işte adaşım, sana seven bir çingene'nin hikayesi.

çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...

seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, -söz aramızda- gene hoş şeydir.

fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.

Belki de..


Gözlerindeki firar boşuna.
Zamanın koynunda sakladığı yaşanılasıların yanından geçip gidiyoruz.
Hiç düşündün mü belki'yi? Belki de eline en yakışan takı benim elim. Belki de en belli olacak yalan benim söylediğim.
Belki sen ve ben.. Belki yıllar sonra.. Tuhaf şey..

ma belle

"Bir kadın her erkeği farklı sever ve her kadın bir yaşamda pek çok erkeği birden sever. Biliyor musun kadınların başka şansı yoktur Tuna. Çünkü erkekler..."
"Çünkü erkekler ne?" diye sordum.
"Çünkü erkekler sürprizsizdirler!"
Şaşırdım.
"Erkeklerin en çok yönlüsü bile monotondur, bu yüzden asıl çokeşliliğe gereksinen kadınlardır! Çünkü cinsel çeşitlilik ihtiyacı insanı öldürmez ama duygusal yetmezlik öldürür!"
...

ulaşamama özlemi

(...)bir şey bitmelidir, hep böyle olmuştur bu, böyle bilinmiş, böyle istenmiştir, ne için başlanılmışsa bir şeye, hangi son için, o sonun gelişi doğal sayılır. Bitiş yakınsa, belliyse, sonu ne olduğu unutulmamışsa, kaçırılmamışsa gözden o son ulaşılabilir, varılabilir gibiyse, sona varma, yetişme tutkusu, bitirme kaygısı sarar kişiyi; ama son uzaksa, inanılmayacak, varılmayacak gibisine uzaktaysa, o zaman bu bitmeyecekmiş gibi görünen ilerleme, bu sonsuz çaba büyüler insanı; küçük adımların hastası olunur artık. Artık bu ufak ilerlemeler; o çok uzaktaki bitiş noktasından çok daha önemli, özlenesi olur.(...)

Sabah Eskimişliğin..

siz hep böyle akıllı görünme çabasında mısınız? ayrıntıların kişisi olmadığınız o denli açık ki, sizin adınıza ben sıkılıyorum. çağımızın abartılmış tilciklerini bir kullanmanız var ki.. hem bu odada o kadar sağlıksız görüntüler taşıyarak havasız yaşamakta direnmenin sizce anlamı nedir? üstelik kadınların dudak boyaları ve pudraları saat on ikiden sonra dökülüp ihtiyarlamaya başlıyor. çok fazla kuşkulu, mutsuz, alımsız bir kadın kalabalığı, oysa ayakları ne kadar bakımlı, ayakkabılarını boyatmadan eskitiyorlar. erkekler gittikçe gevşek ve kolay oluyorlar, sonra bu pörsümüşlüğün yarı karanlığına tek tek serin şarkılar yayıyorlar. sevgiden söz etmenin yeridir. başlayabilirsiniz ya da onun yerine neyi koydunuzsa..

Nehir Boyunca Kadınlar Gördüm

Porsuk nehrinin geçtiği kadınlar
Hepsine yüzer kere rastladım en azdan
Umustsuz sevdalara tutulmak onlarda
Bozkıra doğru seyrele seyrele yaşamak onlarda
Verdi mi adama her şeylerini verirler
Ben gördüm ne gördümse kadınlarda
Porsuk nehrinin geçtiği

Kızılırmak parça parça olasın

Bir parça ekmek siyah, on kuruşluk kına kırmızı
Taş toprak arasında türküler arasında
Karanlıkta bir yanları örtük bir yanları üryan
Kocaman gözleriyle oy anam bu kadar dokunaklı
Kimler ürkütmüş acaba bu kadar kadını

Dicle kıyılarına tiren varınca
Büyük bir gökyüzü git allahım git

Genel olarak önce kaşları görünür
Sonra bütünsüz uykuları kaşla göz arasında
Yanaklarında çıban izi taşıyan kadınlar
Gül kurusu

Bir gün sizin de yolunuz düşer memlekete
Siz de görürsünüz bunları kadınlarda
Ödevleri yenilmek olan hep
Bıçakla kemik arasında
Susmakla ağlamak arasında
Yenilmek
Kadınlar