5.11.11

Şimdiyse sapına kadar sağduyulu,hesapçı biri olup çıktım.Başkalarına benzemek istemiyorum.Kurdukları düşlerin onları ne hale getirdiğini görüyor ve aynı duruma düşmek istemiyorum.Buna izin vermeyeceğim.Hayalet kişiler hep uykularında ölüyorlar.Bir iki ay süreyle yüzlerinde garip gülümseme ile dolaşıyorlar ortalıkta.Yok olma sürecine çoktan girmişler gibi,çevrelerinde bir ''başkalık'' ışıltısı beliriyor.Bu belirtileri,hatta ondan önceki uyarı işaretlerini gözden kaçırmak olanaksızdır.Yanaklara yayılan pembe hafifliği,her zamankinden daha iri görünen gözleri,ayaklarını sürüyerek sersem sersem dolaşmalarını,gövdelerinin alt yarısından yükselen pis kokuyu.Ama onlarınki mutlu bir ölüm oluyor galiba.O kadarını kabul ederim.Zaman zaman onlara özendiğim bile oldu diyebilirim.Ama ben pes etmeyeceğim.Buna izin vermeyeceğim.Canımla ödeyeceğimi bilsem bile,sonuna kadar direneceğim.

30.10.11

O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırtına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kayıtsızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda, sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran ne de tabii, bekleyen hiç kimse bulunmazdı, arkadaşlarınız da kaygısız, oynamak için sık sık durarak ilerlerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade şeylerin umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir.
Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerideki nehri geçmek şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an, bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz.
İnsan, böylelikle, umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.
Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince zorunlu olarak son bulacağını anlarız.
Belirli bir zamanda, arkamızda bir kapı kapanır, kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır. Ama işte o anda, Giovanni Drogo bunlardan habersiz uyuyor ve uykusunda çocuklar gibi gülümsüyordu.
Drogo’nun olup bitenin farkına varmasından önce günler geçecektir. O zaman da adeta uyanacak inanamayarak çevresine bakacak; sonra ardında bir koşuşturma olduğunu duyacak ve kendinden önce uyanmış insanların, kaygıyla koşup, kendisinden önce varmak için yanından geçtiğini görecektir. Zaman kalp atışlarının yaşamı hızla parçalara ayırdığını duyacaktır. Pencerelerden bakan artık gülen çehreler değil, hareketsiz ve kayıtsız yüzler olacaktır. Ve onlara daha ne kadar yol kaldığını sorduğunda, ona yine bir hareketle ufku gösterecek ama artık bu hareketi iyi niyet ve neşeyle yapmayacaklardır. Yine de o, arkadaşlarını gözden kaçıracaktır, biri yorulup arkada kalmış, bir diğeri ise onun önünden kaçarak, artık ufukta küçük bir nokta haline gelmiştir.
İnsanlar, “şu nehri aştıktan sonra on kilometre daha gidince varırsın,” diyeceklerdir. Ama, buna karşılık yol hiç bitmeyecektir, günler gitgide daha kısalacak, yol arkadaşları seyrekleşecek, camlarda hareketsiz, donuk kafalarını sallayan suratlar görünecektir.
Bu, Drogo, yapayalnız kalıncaya ve ufukta ölçüsüz, hareketsiz ve kurşun rengi bir denizin çizgisi belirene kadar böyle sürecektir. Artık yorgun düşecektir, yol boyundaki evlerin hemen tümünün pencereleri kapalı olacaktır ve görebildiği ender insanlar ona umutsuz bir tavırla cevap vereceklerdir: İyi olan, arkada iyice arkada kalmış, o farkına varmadan önünden geçip gitmiştir. Ah, artık geri dönmek için vakit çok geçtir, arkasında, aynı yanılsamayla kendisini izleyen ama henüz beyaz ve ıssız yolda görünmeyen kalabalığın uğultusu giderek artmaktadır.
Şu anda, Giovanni Drogo, üçüncü tabyada uyumakta, düş görüp gülümsemektedir. Geçenin içinden, tamamen mutlu bir dünyanın imgeleri son olarak ona ulaşmaktadır. Eğer düşünde kendini yolun bittiği yerde, kurşuni bir denizin kıyısında, kurşuni ve tek biçimli bir göğün altında ezelden beri bir ev, bir ağaç, çevrede tek bir insan, hatta tek bir ot bulunmayan bir yerde görecek olursa, dikkat etmelidir.
''everyone of us is high,everyone of us is low,everyone of us is here''

23.10.11

''Kırk yaşında daha azraillik sayılmaz insan,hayır ama buna hazırlanır uzaktan uzağa,biraz önceleyerek.''

19.9.11

meskalin kullanan kişi herhangi bir şey yapmak için hiçbir neden göremez. beyin şekersiz kaldığında yetersiz beslenen ego zayıflar.

12.8.11

"Niye ama?" dedi Ernest. Kitabı gösterdi. "Bundaki düşünceler tanrısal nitelikte değil mi?"
"Tanrısallığın izini taşıyorlar yalnızca," diye karşıladı ozan. "Onlarda göksel bir türkünün uzaklardan gelen yankısını duyabilirsin. Ama yaşamım, sevgili Ernest, pek de uyumlu değildi düşüncelerimle. Yüce düşlerim vardı, gelgelelim yalnızca düştü bunlar, çünkü -kuşkusuz kendi seçimimdi bu- aşağı ve değersiz gerçeklerin arasında yaşadım. Hatta kimileyin - yüzüm tutup da nasıl söylüyorum bunu- kendi yapıtlarımın doğada ve insan yaşamında açığa çıkardığı söylenen o yücelik, güzellik ve iyiliğe olan inancımı yitirdim. Söyle o zaman, ey doğruyu ve iyiyi arayan kişi, oradaki kutsal yüzü bende bulacağını nasıl umabildin?"


Önümüzdeki tabakları dört beş kere kaşıkladık, böylece çorbayı bitirmiş olduk. Kimse konuşmuyordu. Bu işi yaparken herkes kabuğuna çekilmiş gibiydi. Büyükbaba tabağına eğilmiş, her zamanki gibi olanca iriliğiyle kendi içine kapanmıştı. Hepimiz bir şey düşünüyorduk. Sonra başımızı kaldırarak karşımızdakinin neler düşündüğünü anlamak istercesine birbirimizin yüzüne bakıyorduk. Ben neler düşünmüştüm? Herkes neler düşünmüştü acaba?

1.8.11

Cevabı Olan Tek Soru.

- bilinmeyen, önceden görülmeyen, kanıtlanmayan, hayat bunlar üzerine kuruludur. cehalet düşüncenin temelidir. kanıtsızlık eylemin temelidir. tanrı'nın olmadığı kanıtlansaydı dinler olmazdı, ne handdra, ne yomeshta, ne de ocak-tanrıları, hiçbiri. ama tanrı'nın olduğu kanıtlansaydı da gene dinler olmazdı.. söylesenize, genri, nedir bilinen? kesin, tahmin edilen, kaçınılmaz olan sizin ve benim geleceğimize dair bildiğimiz tek kesin şey nedir?
- ikimizin de öleceğimiz.
- evet, işte, cevabı olan tek soru var, genri ve o yanıtı da zaten biliyoruz. hayatı mümkün kılan şey sürekli, dayanılmaz belirsizliktir; yani bir sonra ne olacağını bilememek.

19.6.11

ilhan ilhan.

1. göğsümden geçen sıkıntıdan konuşuyoruz.

2. kubbenin yanları vardır, onların bir ismi olmalı biliyorsun.

3. hayret insanın içinden geçer bir gümüş an’dır biliyorsun.

4. ben ki hep göklere baktım, hep göklere baktım.

5. iki şey var ki hiç unutmuyorum diyorsun.

6. “varıp bir cananda karar kıldın mı?”

7. durmuştum, durmuşsun, duruyormuşsun.

4.6.11

asil kan

- iyi, bir daha bahsetmeyiz. artık eğitiminiz, beyin sulanmışlığınız, propagandanız, kitaplarınız, pis kokulu sınıflarınız, otuzbir çeken tembel öğrencileriniz, bok dolu hücreleriniz, sinsi dalkavuklarınız, yeşile çalan normal öğrencileriniz, gösterişçi politeknisyenleriniz, burjuvazinin içine gömülmüş daireleriniz, hırsız doktorlarınız ve dalavereci yargıçlarınız hakkında düşündüklerimi biliyorsunuz... asil kan... iyi bir boks maçını anlatın bana... o da göz boyayıcıdır, ama yatıştırır hiç değilse.
- sadece aykırılığıyla yatıştırır. eğer öğrenciler kadar boksör olsaydı concours general'in birincisi omuzlarda taşınırdı.
- belki, dedi wolf, ama entelektüel kültürü yaymak yeğlendi. artık beni rahat bırakırsanız çok memnun olacağım.

3.6.11

Yalnız Olmak.

yalnız olmanın yanlış bir tarafını görmüyorum ben. bana harika geliyor. insanlar bir başka insanı sevmeyi çok büyütüyor. o kadar da büyük bir şey olması gerekmez. geçim meselesini de öyle -insanlar o konuyu da çok büyütüyor. ama bir insanı sevme ve geçinme, doğu tipi bilge adamların düşünmediği iki şey.

aşk için ödediğiniz en büyük bedel, yanınızda yörenizde birilerinin olmasıdır. tek başınıza kalamazsınız, oysa yalnız kalmak her zaman daha iyi bir şeydir. elbette en büyük dezavantaj yatakta yer kalmamasıdır. evcil bir hayvan bile yatakta yer kaplar.

21.5.11

The Virgin Suicides.




In the emergency room Cecilia watched the attempt to save her life with an eerie detachment. Her yellow eyes didn't blink, nor did she flinch when they stuck a needle in her arm. Dr. Armonson stitched up her wrist wounds. Within five minutes of the transfusion he declared her out of danger. Chucking her under her chin, he said, "What are you doing here, honey? You are not even old enough to know how bad life gets."
And it was then Cecilia gave orally what was to be her only form of suicide note, and a useless one at that, because she was going to live: "Obviously, Doctor." she said, "you've never been a thirteen-year-old girl."

18.5.11

Rüya.

Akıntılarla taşınan, dalgaların elinde oradan oraya savrulan, okyanusun olanca gücüyle akıllara durgunluk veren mesafelere çekelenmiş denizanası, gelgitin dipsiz kuyusunda sürüklenir. Işığın parıltısını geçirir ve karanlığı içine alır. Herhangi bir yerden herhangi bir yere –çünkü denizin derinliklerinde pusula yoktur, daha uzak, daha yüksek ve daha alçak vardır yalnızca- taşınan, savrulan, çekelenen denizanası öylece asılı kalır ve salınır; ayın hükümranlığındaki denizde gündelik dirimin uçsuz bucaksız nabzı atarken, onun nabzı belli belirsiz ve hızlıdır içinde. Öylece asılı kalan, salınan, nabız gibi atan bu en savunmasız ve güçsüz yaratığın en büyük silahı, varlığını, seyrini ve iradesini ellerine emanet ettiği o koca okyanusun gazabı ve kudretidir.

Ama buracıkta o inatçı anakaralar yükselir. Çakıllı sığlıklar ve sarp kayalar suyu delerek çırçıplak dışarı uğrar; ölümcül ışığın ve istikrarsızlığın yaşam idamesine elverişsiz o kurak, korkunç mekanına taşar. İşte artık, artık akıntılar aldatır, dalgalarsa ihanet eder, kayayla ve havayla çarpışmak için yaygaracı köpüklerle atılıp sonsuz döngülerini kırarak, kırarak..

Her şeyiyle denizin sürüklenmesinden olma bu yaratık, gün ışığının kupkuru kumlarında ne yapar? Ya akıl ne yapar her sabah uyandığında?

17.5.11

“…the city goes soft; it awaits the imprint of an identity. For better or worse, it invites you to remake it, to consolidate it into a shape you can live in. You, too. Decide who you are, and the city will again assume a fixed form around you. Decide what it is, and your own identity will be revealed, like a position on a map fixed by triangulation.

Unlike in villages and small towns, the cities can be kneaded by the nature of urban incomes. We can knead them with our ideas. we show them, we impose them our own personal form of resistance and they shape us this time. In this sense, it seems to me, to live in the city is an art. In order to describe the special relationship between the substance and the human, we need the dictionary of art at the creative everyday game of urban life.

The city as we imagine it, the soft city of illusion, myth, aspiration, nightmare, is as real, maybe more real, than the hard city one can locate on maps in statistics, in monographs on urban sociology and demography and architecture.”

1.5.11

yalnız kalmaktan korktukça

garip kaderime gülümsedim; aynaya bakarak tabii. tatlı bir gülümseme. eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. sonra durgunlaştım. neden? unuttum. dur, hayır; unutmadım. yalnız kaldıkça, yalnız kalmaktan korktukça... aynadan uzaklaştım; fakat, biliyordum böyle bir düşünceydi. köpekler sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. buldum: yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. bu sefer gerçekten gülümsedim. ister görün, ister görmeyin; gülümsedim işte. her şeyimi kaybetmedim daha; çıkmayan candan ümit kesilmez, havlayan köpek ısırmaz. hay allah kahretsin!

25.4.11



''Annemi ölürken hatırlıyorum.Solmuş ve ağarmış görünüyordu.Korkup korkmadığını sordum.
Sadece kafasını salladı.Onu ölü gördüğümde, dokunmaya korktum.Onun Tanrı'ya dönüşünde güzel ya da coşku verici hiçbir şey bulamadım.Ölümsüzlük hakkında konuşanları duydum,ama hiç göremedim.Nasıl öleceğimi merak ediyorum.O an son nefesi aldığımı bilmek neye benzerdi.Umarım tıpkı annem gibi olur.Aynı onun sakinliği ile.
Çünkü nerede saklıysa bu ölümsüzlük,görmedim.''

17.4.11

Walden


Yaşam budur işte, tarafımca büyük kısmı sınanmamış bir deney, ne var ki yarar sağlamıyor başkalarının denemeleri de. Eğer değerli bulduğum bir deneyime sahipsem, eminim bunu akıl hocalarımdan öğrenmediğimden.


-


Ormana gittim çünkü bilerek yaşamak istedim. Yaşamın yalnızca asıl gerçeklerine yönelmek ve öğretmiş olduğu şeyleri öğrenip öğrenemediğimi görmek için ve bir de ölüm kapımı çaldığında, aslında hiç yaşamamış olduğumu düşünmemek için gittim ormana… Yaşamak öyle değerli ki, ne yaşamın kendisi olmayanı yaşamayı ne de gerçekten gerekmediği sürece vazgeçmeyi istedim.


-


Bir çoban vardı; düşüncelerini,

Sürekli geçtiği ve sürülerini otlattığı

Dağlar kadar yüksekte tutar,

Onlar kadar asil yaşardı.



12.4.11

Okyanusun derin uğultusu.
Düşüncenin erişebileceğinden daha uzak kıyılarda patlayan dalgalar.
Derinlerin suskun gürlemeleri.
Ve bütün bunların arasından çağıran sesler ya da sesler değil titreşen mırıltılar,kelimecikler,yarı ifade edilmiş düşünce şarkıları.
Selamlaşmalar,selamlaşma dalgaları,ifade edilmemiş olana doğru kayan,birlikte kırılan sözcükler.
Yerküre'nin kıyılarında bir keder çatırtısı.
Sevinç dalgaları-nerede?Tanımlanamaz şekilde bulunmuş bir dünya,tanımlanamaz şekilde erişilmiş,tanımlanamaz derecede ıslak,bir su şarkısı.
Sesler şimdi çok sesli bir müzik oluşturuyor,gürültülü açıklamalar,kaçınılmaz bir felakete dair,yok edilecek bir dünyaya dair,bir çaresizlik dalgası,bir ümitsizlik spazmı,ölümcül bir düşüş ve yine kırılan sözcükler.
Sonra bir ümit kıvılcımı,sarmalanmış zamanın izleri arasında bir gölge Yerküre'nin bulunuşu,sulara gömülen boyutlar,paralellerin çekim gücü,derin çekim gücü,iradenin bir fırıldak gibi dönüşü,fırlatılıp parçalara ayrılışı,uçuş.Eskisinin yerine konan yeni bir Yerküre,yunusların gidişi.
Sonra sersemletici tek bir ses,oldukca berrak.
''Bu kavanoz size İnsanları Koruyalım Kampanyası tarafından iletildi.Size veda ediyoruz''
Sonra uzun,ağır ve kusursuz grilikteki bedenlerin akıl almaz derinlikte bir bilinmeyene doğru yuvarlanarak uzaklaşmasının sesi,sessiz kıkırdamalar.

5.4.11

Tek istediğim geriye dönüp şöyle demekti:''Bakın! Varoluş beni hapsedemedi.Bakın! Kayboluyorum!Bir daha hiçbir şey,hiçbir insan tuzağı beni kapana kıstıramaz.Dinimi reddediyorum!Muhteşem bir an yaşıyorum!Özgürüm!''

3.4.11

Biz Caladan'dan geldik - türümüz için cennet olan bir dünyadan.Caladan'da fiziksel ya da zihinsel bir cennet inşa etmeye gerek yoktu;orası zaten cennetti.Bunun bedeliyse,insanların bu hayatta cennete sahip olmak için hep ödedikleri bedeldi...yumuşamış,körelmiştik.

1.4.11

Bu gülümseme benim sonum olacak!

16.3.11

#

kendimi milyon kere mutluluğun dışında düşündüm ama bir kere bile içinde düşünemedim.

14.2.11

Havuzda İki Yansı

Şimdi hâlâ dünyada, büyük kıyı kentlerinde yaşıyorum; anısını kesin olarak anımsamadığım bir şeyim eksikmiş gibi geliyor bana. Ne zaman neşe, aptalca gülümseyişleriyle içimi sarsa, kendi kendisini öldüren, ama gene de yaşamayı sürdüren tek adamın ben olduğumu düşünüyorum. Ama bu, ciddileşmeme yetmiyor.

8.2.11

bir gün, ilk kez bir apartmanda sevişmişler ve aynı tramvaya binerek birlikte dönmüşlerdi. Zdena tramvayda, sıranın bir ucuna oturmuştu. tramvay sallanıyordu. somurtkan, kapalı ve şaşılacak derecede yaşlı bir yüzü vardı. niye bu kadar keyifsiz olduğunu sorduğunda, sevişmelerinden hoşnut kalmadığını, kendiyle bir entelektüel gibi seviştiğini söylemişti kadın.

23.1.11

en tehlikeli eğilim: hiçbir şeye benzememe eğilimi.

*

ruhun devinimlerine atfedilen önem beni incitiyor. melankolikseniz, ikili yaşam olanaksızlaşıyor. çünkü iyi yaradılışlı bir kalbiniz varsa, size sorulan çok sayıda soruya katlanamayabilirsiniz. o zaman bu durum, neredeyse, şehvet ya da arzu kadar önem kazanabilir.

*

şu yeryüzünde seven adam ve ölümsüzlükte ona kavuşacağına kesin olarak inanarak adamı seven kadın. onların aşkları aynı ölçüde değil.

*

..sanki, okuyucunun beğenisi ve zekası hakkında iyi bir kanıya varılsın diye bu kitaplarda çok fazla bölümün altı kalemle çizilmiş.
I just think it's bad when a boy looks at a girl and thinks that the way he sees the girl is better than the girl actually is. and I think it's bad when the most honest way a boy can look at a girl is through a camera.

22.1.11

yalnızlık:
onların inandığı gibi inanmıyorum
onların yaşadığı gibi yaşamıyorum
onların sevdiği gibi sevmiyorum
onların öldüğü gibi öleceğim