Pentesilea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pentesilea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.7.12

lyanna

"çok daha güzeldi," dedi robert acıyla heykele bakarken. "bundan çok daha güzeldi." gözleri heykelin gözlerine, ona tekrar can vermek istercesine bakıyordu. sonunda ayağa kalktı. ağırlığı dengede durmasını zorlaştırıyordu. "ah! kahretsin ned. onu böyle bir yere mi gömmek zorundaydın?" sesi unutulmamış bir acının etkisiyle kükrer gibi çıkıyordu. "o karanlıktan fazlasını hak ediyor..."
"o kışyarı'nın stark'ı. yeri burası."
"o tepelerde bir yerde olmalıyıdı. bir meyve ağacının ve güneşin altında. başının üstünde gökyüzü ve bulutlar olmalıydı. yağan yağmurlarla temizlenmeliydi."
"ölürken yanındaydım," diye hatırlattı ned. " eve gelmek, brandon ve babamın yanında huzurlu uykusuna yatmak istedi." ned hala kız kardeşinin sesini duyuyordu zaman zaman. bana söz ver ned. odası kan ve gül kokuyordu. bana söz ver ned. ateş bütün gücünü almıştı ve sesi bir fısıltıdan bile zayıf çıkıyordu ama ned'in verdiği sözü duyduğu anda bütün korkusu kaybolup gitmişti. o anda kız kardeşinin nasıl gülümsediğini hatırlıyordu ned. sonra lyanna hayata tutunmaktan vazgeçmişti.

9.2.12

bu arada oğlumu, varşova'daki subayı hatırlıyorum. zeki, dürüst, ağırbaşlı bir gençtir. fakat benim için bu yetmez. yaşlı bir babam olsa, sıkıntıda olduğunu, bu yüzden utandığını bilsem subaylıktan vazgeçer, işçi olurdum. çocuklarımla ilgili bu düşünceler beni adeta zehirliyor. ne gerek var buna? birer kahraman olmadıkları için basit insanlara kin beslemek, ancak dar görüşlü, dünyaya küskün insanların işidir. e, yeter bundan bahsettiğimiz.

4.6.11

asil kan

- iyi, bir daha bahsetmeyiz. artık eğitiminiz, beyin sulanmışlığınız, propagandanız, kitaplarınız, pis kokulu sınıflarınız, otuzbir çeken tembel öğrencileriniz, bok dolu hücreleriniz, sinsi dalkavuklarınız, yeşile çalan normal öğrencileriniz, gösterişçi politeknisyenleriniz, burjuvazinin içine gömülmüş daireleriniz, hırsız doktorlarınız ve dalavereci yargıçlarınız hakkında düşündüklerimi biliyorsunuz... asil kan... iyi bir boks maçını anlatın bana... o da göz boyayıcıdır, ama yatıştırır hiç değilse.
- sadece aykırılığıyla yatıştırır. eğer öğrenciler kadar boksör olsaydı concours general'in birincisi omuzlarda taşınırdı.
- belki, dedi wolf, ama entelektüel kültürü yaymak yeğlendi. artık beni rahat bırakırsanız çok memnun olacağım.

1.5.11

yalnız kalmaktan korktukça

garip kaderime gülümsedim; aynaya bakarak tabii. tatlı bir gülümseme. eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. sonra durgunlaştım. neden? unuttum. dur, hayır; unutmadım. yalnız kaldıkça, yalnız kalmaktan korktukça... aynadan uzaklaştım; fakat, biliyordum böyle bir düşünceydi. köpekler sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. buldum: yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. bu sefer gerçekten gülümsedim. ister görün, ister görmeyin; gülümsedim işte. her şeyimi kaybetmedim daha; çıkmayan candan ümit kesilmez, havlayan köpek ısırmaz. hay allah kahretsin!

19.11.10

numenor'un çöküşü

ar-pharazôn'un donanması denizin derinliklerinden gelip, avallôné ile eresséa adacığının etrafını kuşattı; eldar yasa boğuldu, çünkü numenoreanların yarattığı bulut batmakta olan güneşin ışığını kesmişti. ve sonunda ar-pharazôn, kutlu ülke'ye aman'a ve valinor kıyılarına kadar geldi; her taraf hala sessizdi ve hükümleri pamuk ipliğine bağlıydı. çünkü ar-pharazôn nihayet duraksadı ve arkasına döndü. o çıt çıkmayan sahillere bakıp, taniquetil'in, kardan beyaz, ölümden soğuk, sessiz, sabit ve iluvatar'ın ışığının gölgesi gibi müthiş bir şekilde parladığını gördüğünde yüreğine bir şüphe düştü. ama artık kibrinin kölesiydi ve sonunda gemisinden inip, eğer bu topraklar için gelip de savaşan çıkmazsa, kendisinin olacağını söyleyerek, uzun adımlarla sahilde dolaştı. ve numenorean ordusu, tüm eldar'ın bırakıp kaçtığı tuna çevresine karargahını kurdu.


bunun üzerine manwé, iluvatar'ı çağırdı, çünkü o dönemde valar, arda'nın hakimiyetinden vazgeçmişlerdi. iluvatar gücünü gösterip dünyanın şeklini değiştirdi ve numenor ile ölümsüz topraklar arasında derin bir yarık açtı; sular bu yarığa dolarken, oluşan şelalelerin sesi ve dumanı göğe yükseldi ve dünya sarsıldı. numenoreanların donanması uçuruma yuvarlandı ve gemiler batıp sonsuzu dek suyun altında kaldılar. ama aman'a ayak basmış olan kral ar-pharazôn ve fani savaşçıları, yıkılan tepelerin altına gömüldüler. son muharebe'ye ve hüküm günü'ne kadar, o tepelerin altındaki unutulanların mağarası'nda hapsoldukları söylenir.


böylece, sonraki zamanlarda insanların krallarının bütün gemi yolculuklarından ve bilimden ya da yıldız ilminden öğrendikleri şey, dünyanın gerçekten yuvarlak yapılmış olduğuydu, yine de, eldar'ın yola çıkıp, eğer yapabilirse, kadim batı'ya ve avalloné'ye gelmesine izin veriliyordu. bu yüzden insanların alimleri, mutlaka bir dümdüz yol olması gerektiğini söylüyorlardı, çünkü onlara bu yolu bulma izni verilmişti. ve yeni dünya küçülürken, onlar bunu öğrettiler, eski yol ve batı'nın anılarının patikası, havadan ve nefeslerden geçen, görünmeyen, güçlü bir köprü varmışçasına hala uzanıyordu (şimdi tıpkı dünya gibi bu yol da kıvrımlıydı) ve yardım almayan fanilerin ayakta kalamayacakları ilmen'den geçip, tol eresséa'ya, yalnız ada'ya varıyor ve belki de onun ötesine, hala valar'ın yaşadıkları ve dünyanın öyküsünün gelişimini izledikleri valinor'a kadar gidiyordu. ve denizin kıyıları boyunca, belki kaderleri, belki ve valar'ın lütfu veya yardımıyla dümdüz yola giden ve altlarında batmış olan dünyanın yüzünü gören ve böylece lambaların aydınlattığı avalloné rıhtımlarına ulaşan ya da gerçekten aman hududundaki en son kumsallara varıp, orada ölmeden evvel, hem korkutucu hem de güzel olan beyaz dağ'dan etrafa bakan denizcilere ve ümitsiz adamlara dair hikayeler ve söylentiler dolaşıp durdu.


22.7.10

gülümseme

bu gülümsemeyi bulan aschenbach, onu tehlikeli bir armağan gibi alıp yürüdü. o kadar altüst olmuştu ki, taraçanın ve parterin ışığından kaçmak, hızlı adımlarla arkadaki parkın karanlığına sığınmak zorunda kaldı. hem garip bir şekilde öfkeli hem de müşfik azarlamalarının önüne geçemiyordu: " böyle gülmen doğru değil, tadzio! dinle beni, hiç kimseye bu şekilde gülmek doğru değil!" kendini parktaki kanepelerden birine attı, bitkilerin gecedeki kokusunu, kendinden geçmiş, içine çekti. arkasına yaslanmış, kollarını sarkıtmış, yenik düşmüş ve kat kat ürperişlerle sarılı, özlemin burada yersiz, saçma, ayıp, gülünç, ama yine de kutsal, henüz burada da saygıya değer formülünü fısıldadı: " seni seviyorum!"

16.7.10

2 insan

"e, nasılsın bakalım, anlat!"
"hiç!.. söyledim ya!"
bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. ihtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine , yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu. nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu fenaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi:
"yazı filan yazıyor musun?" dedi.
"ara sıra... şiir, hikaye!"
"bir faydası oluyor mu bari"

27.4.10

rio de janeiro ve melez kadınları

neden seçtim bana öldüresiye düşman bu kenti? insan acısından lif lif dokunmuş kırmızı peleriniyle benliğimi sarıp sarmalayan, keskin dişlerini karnaval maskelerinin ardına gizleyen rio de janeiro'yu?.. yalnızca tek bir şey adına güvenli suları terk eder, kendi köklerimizi keseriz. adem'in, uğruna ölümsüzlüğü teptiği tek şey adına: BİLİNMEYEN.

.

.

.

.

.

.

.

.

çetin cevizdir rio'nun melez kadınları. yatağa atmak istedikleri erkekleri baştan aşağı süzmekten, mavi mavi, çipil çipil bakan turistleri elle taciz etmekten, sokağın ortasında işemekten çekinmezler.bağıra çağıra konuşur; saç saça, baş başa kavgaya tutuşur; polislere, otobüs şoförlerine, patronlarına, kocalarına kafa tutarlar.belki bu yüzden, şiddet ve aids kurbanları sıralamasında dünya birinciliğini kimselere kaptırmazlar. tek odada üç kuşak büyüdüklerinden, cinsellikleri utanma sıkılma tanımaz. daha on beşini çıkarmadan, aşk gecesi yadigarı bir bebekle kalakaldıklarında, ne kin tutarlar, ne de yas. her yeni düş kırıklığında, her yüzüstü bırakılışta, her çocukta kadınlıkları daha bir pekişir sanki. kadından başka bir şey olmalarına izin verilmeyen bu kentte, onlar da sonuna dek kadın olmuşlardır, SALT KADIN...



bir ömür boyu ölümle samba yapan, kara tenli, kara gözlü, kara saçlı mulata... onun kopkoyu, depderin, silinemez karanlığı bedenindedir. yalnızca bedeninde... ruhu yoktur çünkü. çoktan elinden alınmıştır.

9.4.10

macera

... dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünya'nın şahidi olmaktı.

4.1.10

sadece bir an

bildik bir dağı seyrederken, bir kez daha tekrarlanması mümkün olmayacak kimi anlar yaşanır. o ana mahsus ışık, belirli bir ısı derecesi, rüzgar ve mevsim gibi unsurların etkisi söz konusudur. dünyaya yedi kez gelseniz de, dağı bir daha aynı şekilde göremezsiniz; kahvaltı ederken masadan karşıya yöneltilen anlık bir nazar kadar kendine özgüdür yüzü. dağ hep aynı yerde durur, hatta ölümsüz olduğu düşünülebilir; ama onu iyi tanıyanlar için asla kendini tekrarlamaz. bambaşka bir zaman boyutuna sahiptir.

23.7.09

günışığı

beyaz duvardaki kare şeklinde bir pencereden açık, çıplak gök görünüyordu. göğün merkezinde ise bir güneş.
odada on bir bebek var; çoğu büyük, şişirilmiş beşiklere ikişer üçer yerleştirilmiş, gürültü ve bağrışmalar içinde uykuya yatırılıyor. en büyük ikisi serbest; şişman, hareketli olan bir oyun tahtasını söküyor, zayıf olanı ise pencereden giren sarı günışığının oluşturduğu karede oturuyor, günışığına içten ve aptal bir ifadeyle bakıyor. kır saçlı, tek gözlü bir kadın olan bakıcı bekleme odasında, uzun boylu, üzgün görünüşlü, otuz yaşlarında bir adamla konuşuyor. "anne abbenay'a gönderildi," diyor adam. "onun burada kalmasını istiyor."
"o zaman onu kreşe tam gün mü alacağız palat?"
"evet. ben yeniden bir yurda taşınıyorum."
"merak etme, buradaki herkesi tanıyor! ama kuşkusuz işböl seni de yakında rulag'ın yanını götürecektir. eşsiniz, ikiniz de mühendissiniz."
babanın bakışı, ışıkla uğraştığı için kendisinin varlığını fark etmeyen zayıf çocuğun üzerindeydi. şişman çocuk, ıslak ve sarkmış ara bezi yüzünden çömelik yürüyerek zayıf oğlana doğru hızla yaklaştı. sıkıntıdan veya arkadaşlık etmek için yaklaşmıştı, ama bir kez günışığı karesinin içine girip oranın sıcak olduğunu keşfedince, zayıf çocuğun yanına hızla oturdu ve onu gölgeye itekledi.
zayıf oğlanın boş. kendinden geçmiş hali birdenbire öfkeden doğan bir kaş çatmaya dönüştü. bağırarak şişmanı itti. "git buradan!"
bakıcı hemen oraya koştu. şişman oğlanı doğrulttu. "shev, başka insanları itmemelisin."
zayıf bebek ayağa kalktı. yüzü günışığı ve kızgınlıkla parlıyordu. "benim!" dedi yüksek, çınlayan bir sesle. "benim güneş!"
"senin değil," dedi tek gözlü kadın, kesinlik içeren bir yumuşaklıkla. "hiçbir şey senin değil. kullanmak için var. paylaşmak için var. eğer paylaşmazsan kullanamazsın." zayıf bebeği nazik, amansız elleriyle tutup kaldırdı ve kenara, günışığıyla dolu karenin dışına koydu.

23.2.09

mektup

yirmi yıl önce yaptığımız şeyi şimdi düşündüğümde, o zaman ki durumumuzun ne kadar tehlikeye açık olduğunu görüyorum, mücadeleye daldığımız için çoğunlukla görmezden geldiğimiz ya da görmediğimiz bir tehlike. ama şu anda yaşadığımız şey karşısında tuhaf bir biçimde teskin ediyor insanı çünkü tehlikeye açık olmanın, gücümüz olduğunu gösteriyor.



mi Guapo,
her nasılsa gönderdiğin yasemin bahçesi için teşekkür ederim. o bahçede yatıyorum.
duş yaparken aklıma bir fikir geldi: bütün acılar, yollarına devam etmeden önce, HAYIR kelimesine kayarlar. bütün hazların devam etmeden önce EVET kelimesine kayması gibi!
sana EVET diyorum, sürdürdüğümüz hayata HAYIR. yine de o hayattan gurur duyuyorum, yaptığımız şeyden gurur duyuyorum, bizimle gurur duyuyorum. bunu düşündüğümdeyse üçüncü bir kişi oluyorum, ne ben ne sen, sen de aynı üçüncü kişiye dönüşüyorsun - bütün evet ve hayırların ötesinde!

26.1.09

yangın

Rüzgar esti. alevler bir dakika içinde bütün evi sardı. damın üzerinde kızıl bir duman göründü. camlar çatırdıyor, dökülüyordu. ateş haline gelen direkler düşmeğe başladı. birdenbire acı bir feryat ve çığlık duyuldu:
"yanıyoruz! imdat, imdaat."
zalim bir gülüşle yangını seyretmekte olan Arhip:
"daha da neler!" diye söylendi.
Yegerovna ona:
"Arhip'ciğim, ne olursun, kurtar şu memurları diyordu. tanrı sana mükafatını verir!"
Demirci:
"daha da neler! dedi.
tam da o sırada iki katlı pencere çerçeveleri kırmaya çalışan memurlar pencerede göründüler. ama tam bu sırada çatı, büyük bir gürültü ile çöktü, çığlıklar kesildi.

çok geçmeden bütün çiftlik halkı avluya dolmuştu. kadınlar bağrışarak pılı pırtılarını kurtarmaya
çalışıyorlardı. çocuklar, yangını seyrederek zıplıyorlardı. kıvılcımlar bir ateş fırtınası halinde uçuyor, kulübeler tutuşuyordu.
Arhip:
" şimdi artık neresi yanarsa yansın vız gelir, diye söylendi. "herhalde Pokrovskoye'den bunun seyrine doyum olamaz!"
bu sırada yeni bir olay onun dikkatini çekti: tutuşmuş olan ahırın damında; nereye atlayacağını şaşırmış bir kedi koşuyordu. alev yavaş yavaş dört bir yanını sarıyordu. zavallı hayvan acıklı bir miyavlama ile yardım istiyordu. çocuklar kedinin bu ümitsiz haline bakarak gülmekten katılıyordu. demirci Arhip öfke ile onlara çıkıştı:
"ne gülüyorsunuz şeytan yavruları? hiç tanrıdan korkmuyor musunuz? tanrının bir yaratığı yanıyor da siz seviniyorsunuz ha!"

Arhip yanmakta olan dama merdiveni dayadı ve kediyi kurtarmaya koştu. kedi onun niyetini anlamış, minnettar bir çabuklukla Arhip'in kollarına sarılmıştı. Yarı yanmış demirci, avı ile birlikte aşağı indi. şaşıran çiftlik halkına dönerek:
" eee çocuklar," dedi. " güle güle. artık benim burda yapılacak bir işim kalmadı. hoşça kalın, beni kötülükle anmayın."

26.9.08

nasıl geliyorsa...

phebe:
tatlı delikanlı, ne olur beni bir yıl daha paylasana böyle;
şu adam kur yapacağına, sen beni payla daha iyi.

rosalind (phebe'ye):
bu adam senin suratsızlığına vuruldu, (silvius'a) bu kadın da benim öfkeme vurulluyor. o zaman, o sana ne kadar surat ederse ben de ona o kadar terslenirim. (phebe'ye) bana niye öyle bakıyorsun?

phebe:
sana hiç kırılmadığımı göstermek için.

rosalind:
ne olur, sakın bana aşık olayım deme;
şarap sofrasındaki yeminlerden bile daha yalanım ben.
ayrıca da senden hoşlanmıyorum.
nerde kaldığımı bilmek istiyorsanız;
şurda, biraz ilerdeki zeytinlikte.
geliyor musun kardeşim? sıkışır onu çoban.
gel kardeşim sen de çoban kızı,
dön de, şöyle bir daha bak ona.
kibiri bırak. dünya alem sana bakacak olsa,
bu adamdan başka gözü aldanacak tek kişi çıkmaz.
hadi, biz kendi sürümüze gidelim.
(rosalind, celia ve corin çıkar.)

phebe:
ey göçmüş şair, şimdi anlıyorum,
ne kadar doğruymuş sözün:
"aşık dediğin ilk görüşte vurulmuştur her zaman."

silvius:
canım phebe

phebe:
ha? ne dedin silvius?

silvius:
canım phebe, acı bana.

phebe:
çok üzgünüm senin için nazik silvius

silvius:
üzülen insan üzmemeyi de bilir.
aşk yüzünden çektiğim acıya üzülüyorsan,
aşkını ver bana yeter; ne bende acı kalır,
ne sende üzüntü.

phebe:
sevgim de senin zaten. insanlık da bu değil mi?

silvius:
ben seni istiyorum.

phebe:
ama bu harislik olur.
silvius, bir ara senden nefret ediyordum;
şimdi de seni seiyor değilim;
ama aşktan o kadar güzel söz ediyorsun ki,
artık eskisi kadar sıkılmıyorum yanımda olmandan.
hatta sana görev de vereceğim.
ama hizmetime girdin diye, salt bunun zevki dışında
sakın başka karşılık bekleme benden.

silvius:
aşkım öylesine kutsal ve mükemmel ki,
ve ben öylesine yoksunum ki lütfundan,
hasat kaldıran adamdan arta kalan
kırık taneleri bile toplayabilsem,
bereketli bir ürün sayacağım kendime.
arada bir bana rastgele bir gülücük atıver yeter,
ben bununla geçinir giderim.

phebe:
biraz önce benimle konuşan genci tanıyor musun?

12.6.08

Donya Rosa

"hey, buraya gel."
garson, donya rosa'ya yanaşır.
"bastın mı tekmeyi?"
"evet hanımefendi."
"kaç kere?"
"iki"
"neresine vurdun?"
"neresine denk gelirse; bacaklarına."
"aferin sana! işte böyle davranmak gerekir hırsızlara!"
garsonun bel kemiğinden bir ürperti iner aşağı. gözüpek bir erkek olsaydı hemen oracıkta boğuverirdi donya rosa'yı; bereket versin gözüpek bir erkek değildir. donya rosa'ysa zalim bir gülümsemeyle sinsi sinsi sırıtmaktadır. felakete uğramış soydaşlarını seyretmekten hoşlanan insanlar vardır bu dünyada; daha yakından görebilmek için, sefil mahalleleri dolaşıp ölüm döşeğindeki hastalara, eski bir battaniyeye sarılmış veremlilere, kemikleri sertleşmemiş kansız ve şiş karınlı çocuklara, on bir yaşındaki analara, uyuz kızıldereli reislerine benzeyen ve kötü çıbanların yiyip bitirmiş olduğu kırk yaşındaki orospulara eski püskü şeyler armağan etmeye adarlar kendilerini. donya rosa bu sınıfa bile girmez. donya rosa, o coşkuyu, ürpertiyi kendi evinde tatmayı yeğler.

18.4.08

İğne Deliği

Yaşamın kimi yerlerinde, bir iğne deliğinden geçiyor kişi. Geçebilirse ilerliyor, geçemezse yerinde kalıyor. Yerinde saymaksa, geri kalmak değil midir?
Ben, o iğne deliğine sıkıştım kaldım. Bedenim geçti, gelişti, bir kadın oldu ama, beynim hala bir çocuk beyni. Duygusal konularda, o iğne deliğine girdiğim on dört yaşımın kontrolsüzlüğü, yetersizliği ve çaresizliği var ki, konumuma tersliği giderek artan bir güdüklük yaratıyor yaşantımda. Çünkü bedenim büyümesini bitirdi, yaşlanmaya başladı artık -her biyolojik jenerasyonu 25 yıl kabul edersek, çoktan başladım yaşlanmaya- Benimkisi: Uyumsuzluk!

17.4.08

kadınlar ve erkekler

Beş yaşımdayken 'kadınlar' üzerine düşündüklerim oldukça basitti. Okula giderler, evlenip 'gelin' olurlar, sonra da doğurup 'anne'! Hepsi buydu. 'Anne' olduktan sonra artık olacak bir şey kalmıyor oluşu beni üzmüyor değildi ama, benim elimden bir şey de gelmiyordu. Bunun dışında kadınların neler yapabileceklerine gelince; tuvalet masasının önüne oturur, uzun uzun kendilerine bakar, boyanır, saç tararlar, telefonda uzun uzun iç çekerek konuşurlar, çocuklara kızar, babaya (kocalarına) itiraz ederler, bazen yemek pişirir, eve temizliğe gelen kadına kusur bulurlar, sıkılırlar ve uyurlardı.
Erkeklerin durumu daha değişikti. Onlar evde fazla kalmıyorlardı. Daha çok gülüyor, para kazanıyor, tıraş oluyorbir araya geldiklerinde uzun uzun konuşuyorlardı. Konuştukları konular, kadınlarınkine hiç benzemez, önce sıkıcı gelir, ama önemli duygusu verirdi bana. Kadınların ypıp erkeklerin yapamadığı şeylere gelince: Kadınlar yüzlerini boyayıp küpe takıyorlar, bir de çocuk doğurabiliyorlardı. Buna karşılık sünnet olamıyorlardı. Erkekler sünnet oluyor ve bu yüzden armağanlar alıyor ama etek giyemiyorlar; ama geceleri bile yalnız başlarına sokağa çıkabiliyorlardı. En önemlisi, erkekler ayakta işeyebiliyordu. Sanırım o sıralar beni en çok özendiren, bu sonuncusuydu!
Erkeklerin de ağladığını ilk kez altı yaşımda öğrenmiştim. Annemin uzun bir tatile çıktığı bir yazdı. Babama 'günaydın' demek için, neşeyle yatak odalarına girdiğimde, onu pencerenin pervazına dayanmış, aşağıdaki sokağı seyrederken bulmuştum. Yaklaşınca dudaklarını ısırarak usul usul ağladığını görmüş ve çok korkmuştum. Ben de ağlamaya başlayınca, babam beni fark etmiş, yatıştırmaya çalışmış, dişinin ağrıdığını söylemişti. Hala birinin dişi ağrıdığında, içim cızz eder.

4.4.08

insanların gezegeni

---yıl 1917... Kuzey Fransa'nın küçük bir kasabası. Kasabanın polis memuru, sevgilisi kasabanın ilerisindeki siperde savaşan kasaba öğretmeni Lysia Verhareine'ya tepelikte rastlar...---

Yer yer papatyalarla bezenmiş sert çimenlere gelişigüzel oturmuştu. Belinden yere dökülen elbisesinin açık rengi bana ressamların çizdiği bazı meşhur öğle yemeklerini anımsatmıştı. Etrafını çevreleyen çimen ve çiçekler sanki sırf onun için orada bitmişlerdi. Meltem ara sıra saçlarının buklelerini havalandırıyor, ensesine tatlı bir ışık vuruyordu. Bizlerin hiçbir zaman görmek istemediği yere doğru bakıyordu. Güzel gülüşüyle, ki Tanrı şahidimdir bizlere attığı gülüşler o andakinin yanında daha sıradan ve mesafeli sayılırdı, patlamaların dumanı altında titreyen geniş, sonsuz ve karanlık ovayı seyredalmıştı.
İleride cephe sınırı ile gökyüzü birleşiyordu. Öylesine ki insan bir sürü güneşin aynı anda doğup, başarısız bir maytap patlaması gibi battığı zannedebilirdi. Savaşın erkeksi küçük karnavalı kilometrelere yayılıyor, bulunduğumuz sınırdan cücelere göre ayarlanmış bir sirk dekorunun gölgesi gibi seçiliyordu. Her şey öylesine ufaktı ki. Ölüm bu küçüklüğü umursamıyordu ve teçhizatlarıyla delik deşik er bedenleri, yitip giden çığlıklar. açlıklar, korkudan karın ağrılarıyla tüm bu tragedya almış başını gidiyordu.
Lysia Verhareine tüm bunları gözlerini kırpmadan izlemekteydi. Dizlerinin üzerinde önce kitap sandığım, yazmaya başlamasıyla, kırmızı maroken kappaklı bir not defteri olduğunu anladığım bir şey tutuyordu. Kullandığı kalem öylesine küçüktü ki avucunda kayboluyordu ve sözcükleri yazdıkça hatta tasarladıkça, dudaklarının arasından dökülüyordu. Arkasında durmuş onu izlerken kendimi bir hırsız gibi hissetmiştim.
Tam böyle düşünürken, gülümseyişiniilerideki savaş alanında bırakmış, yavaşça başını bana doğru çevirmişti. Ne yapacağımı ve ne diyeceğimi bilemeden bir asalak gibi, orada kazık gibi kalakalmıştım. Önünde çırılçıplak olsam o kadar rahatsız olmazdım sanırım. Başımla selam vermeyi denemiştim. Yüzü ilk defa bir kış gölü gibi donuktu, tıpkı bir ölününki gibi, yani içten içe canlılığını yitirmiş ve kanı çekilmiş bir başkasının yüzüyle bana bakmıştı.
Ceza gibi bir zaman geçmişti. Sonra bakışlarını yüzümden çekerek, sol elime, Gachentard'ın filintasının sarktığı elime çevirmişti. Onun gördüğünü görüyordum. Bir ağaçkakanın kıçı gibi kızarmıştım o an. Ağzımdan dökür dökülmez pişmanlık duyduğum kelimeler sarfetmiştim. "Dolu değil ... Sırf..." Sonra durmuştum. Bundan daah aptal gürünemezdim heralde. Bakışları ayrılmamıştı üstümden. Gözleri, derimin altına çakılan tuza bulanmış çivi gibiydi. Sonra manzarasına geri dönmüştü ve beni başka bir gezegene havale etmeden önce omuzlarını silkivermişti. Onun için fazlasıyla çirkindi bu gezegen. Çok dar, hatta tıklım tıklım doluydu. Öyle bir gezegendi ki bu, tanrılar ve prensesler bile parmak uçlarında oradan geçerken bile orayı umursamazlardı. İnsanların gezegeniydi.

30.3.08

idam

Deniz ayağındaki bağları çözük postallarını bize göstererek, görevliye sesleniyor:
-postallarımın bağlarını bile bağlamaya vakit bırakmadan beni apar topar buraya getirdiler. postallar bu hali ile sehpada ayağımdan düşecek. düşmelerini istemiyorum. onları bağla da düşmesinler.
görevli postalları bağlıyor.
ayağa kalkıyor. idam sehpasına doğru yürürken bize dönerek:
-allahaısmarladık. cezaevindeki bütün devrimcilere selam. onları benm için tek tek öpün, diyor ve metin adımlarla avluya doğru yürüyor.


...ortada derin bir sessizlik var. bir pire kanadını oynatsa işitilicek. birden sehpaya yakın avlu duvarından, önce ne olduğu anlaşılmayan bir ses kulaklara çarpıyor. bu sesin doğurduğu ani korku ve heyecanla, komut almış gibi, bütün başlar sesin geldiği duvara dönüyor.
duvarın çıkıntısında bir güvercin kanat çırpmıştır.
başlar bir rahatlık içinde sessiz ve ağır yerlerine dönüyor.
idamdan on dakika sonra doktorlar Deniz'e yaklaşıyor ve gömleğini sıyırarak nabzını yokluyorlar:
-nabız atıyor, diyorlar.
içimiz burkuluyor. ve bir şey yapamamanın üzüntüsü yüreğimi yakıyor.
infaz savcısına ve savcıya gecikmenin "çift ilmik"ten doğduğunu, bunun bir işkence olduğunu söylüyor ve ilmiğin teke indirilmesini istiyoruz.
doktor bana doğru eğilerek:
-üzülmeyin. sandalye çekilip düşme meydana gelince boyun kırılır, beyinle bağlantı kesilir ve artık acı duyulmaz diyor.
infaz savcısı kelepçelerin çözülmesini emrediyor.kelepçeler çözülüyor. Deniz'in kolları ölü gömleğinin altında, aşağıya doğru sarkıyor.
15 dakika sonra doktorlar yine nabzı yokluyorlar.
-nabız yine atıyor, diyorlar
saat 02.15'e kadar bekleniyor.son bir muayeneden sonra Gezmiş ipten indiriliyor.

(...)

başgardiyanın odasına dönüyoruz. Deniz'in asılmadan önce oturduğu sandalyede Yusuf oturuyor. Deniz asılırkan Yusuf'u buraya getirmişler.
bizi görünce:
-duydum Deniz'in sesini, diyor Yusuf.
bu sözleri söylerken, Deniz'in tutmundan kıvanç duyduğunu anlatmak ister gibi gülüyor.


...bu sırada tam karşısında oturan ve sonradan emniyet birinci şube müdürü olduğu anlaşılan bir kişiyi tanıyor ve ona soruyor:
-yine işkencelere devam ediyor musunuz?
-biz de öyle usuller yoktur.
-yine elektrik cereyanı ile işkence yapıyor musunuz?
-...
-sizin çocuklarınız var mı?
- bir kızım var.
-nerede okuyor?
-daha küçük okula gitmiyor.
infaz savcısı doktorları çağırıyor:
-Yusuf'un infaza engel bir rahatsızlığı var mı? diye soruyor.
doktorlar yanıt vermeden Yusuf yanıt veriyor:
-hiç bir şeyim yok. sanki komada olsam asmayacak mısınız?


...Yusuf tabureyi tekmelemek isterken cellat tabureyi hızla çekiyor. Yusuf ipin ucunda sallanıyor. saat 02.25.
o da Deniz gibi dönüyor, üç kez silkeleniyor. göz kapakları kapanıyor, alt dudağı sarkıyor.


(...)


Hüseyin İnan bulunduğu odadan getiriliyor. aynı sandalyeye oturuluyor. sigara içer misin diye soruyoruz Hüseyin'e:
-içmeyeyim, diyor. sonra da ayağındaki lastik spor ayakkabıları bize göstererek ve gülerek:
-babam yarın ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görünce, oğlumun doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülecek. ayakkabılarımı bile giyemeden beni apar topar getirdiler. babama söyleyin, ayakkabım yoktur diye üzülmesin. ayakkabılarım cezaevinde kaldı. onlara hediyem olsun, diyor


...sehpanın önüne geliyor. masanın üzerine çıkıyor ve duruyor.
-tabureye çık! diye bağırıyor savcı.
İnan savcıya dönerek:
-sabırlı ol, çıkacağım, diyor.

...sözlerini bitirdikten sonra tabureye çıkıyor. ilmiği boynuna takıyorlar. İnan tabureye bir tekme sallıyor. düşüremiyor. bir tekme daha vuruyor ve deviriyor tabureyi. infazı kendi kendine yapıyor. saat 03.00. ipte bir kez dönüyor. göz kapakları iniyor. dudakları sarkıyor.

yalnız

ah, Evelyn ve Vivian, ikinizi de seviyorum, hüzün verici hayatlarınız için seviyorum sizi, sabaha karşı eve dönüşünüzdeki anlamsız sefalet için seviyorum. siz de yalnızsınız, ama Arturo Bandini gibi değilsiniz, ne balık ne de kuş. işte şampanyanız, çünkü ikinizi de seviyorum, seni de Vivian, ağzın tırnaklarla kazınmış gibi görünse, yaşlı çocuk gözlerin kanla yazılmış çılgın sonelerde yüzse de.