şehirlerden birinde doğdu
1300 küsür
tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur.
''kaat helvası yesem her gün,'' diye düşündü
5 yaşında
''mektebe gitsem,'' diye düşündü
10 yaşında
''babamın bıçakçı dükkanından
akşam ezanından önce çıksam,'' diye düşündü
11 yaşında
''sarı iskarpinlerim olsa,
kızlar bana baksalar,'' diye düşündü
15 yaşında
''babam neden kapattı dükkanını?
ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına,'' diye düşündü
16 yaşında
''yövmiyem artar mı?'' diye düşündü
20 yaşında
''babam ellisinde öldü
ben de böyle tez ni öleceğim?''
diye düşündü
21 yaşındayken
''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
22 yaşında
''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
23 yaşında
''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
24 yaşında
25 yaşında altı ay işsiz kaldı
''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
26 yaşında
ve zaman zaman işsiz kalarak
''işsiz kalırsam,'' diye düşündü
50 yaşına kadar
51'inde ''ihtiyarladım!'' dedi
''babamdan bir yıl fazla yaşadım.''
şimdi 52 yaşındadır
ve saplanıyor kafası geceleri
düşüncelerin en tuhafına:
''kaç yaşında öleceğim
ve ölürken üzerimde yorgan olacak mı?''
uçansüpürge~~ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uçansüpürge~~ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6.11.08
4.6.08
Dayım
Sanki avluyu kucaklayacakmış gibi açılan iki kol kavrayıverdi kardeşimle beni. Bir anda ayaklarımız kesildi yerden. Göğsü üstünde yapışık kaldık bir süre. Öptü, öptü; kokladı, kokladı...
Demek dayım buydu. Yıllardır resimlerinden ve mektuplarından tanıdığım. Bu kadar irikıyım bir adam nasıl sığmıştı ufacık resimlere?
Boyuna posuna, yüzüne bakakalmıştım.
Annem ve babamla da kucaklaştıktan sonra:
-Samiye, Seyda! dedi, bana o güzel mektupları yazanlar bunar mıydı? Ha, siz miydiniz Hikmet? Kaleminizden bal damlıyordu be. Şimdiden geçtiniz yazıcılıkta dayınızı...
Dayımızdan aldığımız ilk ödül... Elimizden sımsıkı, sımsıcak tutuşu ve bizi koğuş odasına götürüşü. Hapisanede yiyecek ve içecek ne bulunursa bize ikram edişi... Mahkumlarla bizi tanıştırışı, onların gönlünü alışı... Masanın üstünde uran koskoca bir daktilonun garipsenen heybeti, maden bir karyola, yerde bir kilim ve battaniye. Köşede bir çift takunya. Masanın ayakları arasında bir sandalye, iki tabure. Duvara dayalı tek kanatlı bir dolap. Diğer kanadı kopmuş. İçinde öteberi. Duvarda ailemizin resimleri, portreler, kendi yapmış. Suluboya tablolar... Masanın altında, karyolanın başucunda kitaplar, kitaplar... Kağıtlar, kağıtlar..
-Baba, gözün aydın. Allah erkence dışarıda buluştursun inşallah.. deyip giden mahkumlar.. Onların öykülerini sevecenlikle bize anlatması; Bak o var ya, cinayetten... Bu tütün kaçakçılığından, ayıngacılıktan... Şu kız kaçırmaktan.. Ben şiir yazmaktan...
Otuzbeş yıl ceza. Sekizini yatmış. Daha uzun yıllar yatacak... Kalbiden, karaciğerinden hasta!
Şiir okuyor, gülüyor, şakalaşıyor.. Kişisel hiçbir sorunu dile getirmiyor. Orada otururken sıkılmayalım istiyor.
Biz mahkum, o özgürmüş gibi..
10.4.08
Evcil
İşte tilki bu sırada ortaya çıktı.
-Günaydın, dedi tilki.
-Günaydın, diye cevap verdi, arkasına baktı, ama kimseyi göremedi. Bir ses:
-Buradayım dedi, elma ağacının altında.
-Kimsin sen? dedi küçük prens. Çok güzel görünüyorsun.
-Ben tilkiyim. dedi tilki.
-Gel oynayalım dedi küçük prens, canım çok sıkılıyor.
-Seninle oynayamam dedi tilki, ben evcilleştirilmiş değilim.
-Ya, bağışla, dedi küçük prens. Biraz düşündükten sonra sordu:
-Evcilleştirmek ne demek?
-İnsanların tüfekleri vardır. dedi tilki. Hayvanları vururlar. Can sıkıcı bir şeydir bu. Tavukları da yetiştirirler! İlgilendikleri tek şey budur. Sen tavuk mu arıyorsun?
-Yoo... dedi küçük prens. Ben dost arıyorum. Evcilleştirmek ne demek?
-Arık herkesin unuttuğu bir şey, dedi tilki. Bağlantı kurmak demektir.
-Bağlantı kurmak mı?
-Öyle ya, dedi tilki. Sen daha benim gözümde yüzbinlerce başka çocuktan ayırt edilemeyen küçük bir çocuksun. Sana ihtiyacım yok. Senin de bana ihtiyacın yok. Ben de senin gözünde yüzbinlerce başka tilkiden ayırt edilmeyen bir tilkiyim. Ama, sen beni evcilleştirirsen birbirimize gerekli oluruz. Sen benim için dünya yüzünde biricik olursun. Ben de senin için dünya yüzünde biricik.
(...)
-Yaşantım çok tekdüze. Ben tavukları avlıyorum, insanlar beni avlıyorlar. Bütün tavuklar birbirine benzer, bütün insanlar da. Bu yüzden canım biraz sıkılıyor. Ama sen beni evcilleştirirsen, yaşamıma ışık girmiş gibi olacak. Bütün öteki ayak seslerinden farklı bir ayak sesini tanımayı öğreneceğim. Öteki ayak sesleri beni toprağın altına kaçırıyor. Senin ayak sesin beni yuvamdan dışarı çağıracak, bir türkü gibi. Sonra, bu buğday tanelerini görüyorsun ya. Ben ekmek yemem. Buğday hiç bir işime yaramaz. Üzücü bir şey bu! Ama senin altın rengi saçların var. Onun için, sen beni evcilleştirdiğin zaman çok güzel bir şey olacak! Altın renkli buğdaylar bana seni anımsatacak! Buğdayların arasında esen rüzgarların sesini seveceğim.
Tilki sustu ve küçük prense uzun uzun baktı:
-Ne olursa olsun... Evcilleştir beni, dedi.
-Bunu sevinerek yaparım, diye karşılık verdi küçük prens. Ama zaman sınırlı. Keşfetmem gereken dostlar, tanımam gereken bir sürü şey var.
-İnsan yalnız evcilleştirdiği şeyi tanıyabilir, dedi tilki. İnsanların hiçbir şeyi tanımaya vakitleri olmuyor. Satıcılardan olmuş bitmiş şeyleri satın alıyorlar. Ama, dost satan bir satıcı olmadığı için, insanların dostları da yok artık. Sen bir dost edinmek istiyorsan, evcilleştir beni!
-Ne yapmam greek bunun için, dedi küçük prens.
-Çok sabırlı olman gerek, diye karşılık verdi tilki. Önce, benden biraz uzağa oturursun, şöyle, otların üstüne. Ben sana göz ucuyla bakarım, sen bir şey söylemezsin. Konuşmak, anlaşmazlıkların kaynağıdır. Ama sen, her geçen gün, biraz daha yakın oturabilirsin...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)