Momo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Momo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.7.12

Ağaçsakal

"Elbette dostlarım," dedi yavaş yavaş, "kendi nihayetimize gidiyor olmamız da muhtemeldir. Entlerin son resmi geçidi. Lâkin eğer evlerimizde oturup hiçbir şey yapmasaydık sonumuz zaten yakamıza yapışacaktı, eninde sonunda. Bu fikir uzun zamandır gönüllerimizde inkişaf ediyordu; işte o yüzden yürüyüşe başladık. Bu ani bir niyet değildi. Şimdi, en azından, entlerin son resmi geçitleri hakkı için bir şarkı yakmaya değer. Ah, " diye iç geçirdi, "göçmeden önce başka bir ahaliye yardımımız dokunabilir. Yine de, enthanımlarla ilgili şarkıların doğru çıkmasını temenni ederdim. Hakikaten, gönülden görmek isterdim Fimbrethil'i bir kez daha. Lâkin işte dostlarım, şarkılar da tıpkı ağaçlar gibi vakti gelince ve usullerince meyvalarını veriyorlar: Ve bazen de vakitsiz kuruyorlar."

19.7.12

"Ben küçük bir çocukken," diye başladı Bandini. "Ben memlekette küçük bir çocukken -"
Frederico ve Arturo hemen kalktılar masadan. Bıkmışlardı o hikayeyi dinlemekten. On bininci kez çocukken sırtında taş taşıyarak günde dört sent kazandığını anlatacaktı onlara yine. Svevo Bandini'yi büyülüyordu o hikaye. Bankacı Helmer'ı, ayakkabılarının tabanındaki delikleri, bir türlü satın alamadığı evi ve beslemek zorunda olduğu çocukları unutmasını sağlayan düşsel bir hikayeydi. Ben çocukken; düş. İzleyen yıllar, okyanusun aşılışı, doyurmak zorunda olduğu karınların çoğalışı, dertlerin her yıl biraz daha büyüyüşü; bütün bunlar büyük bir servetin edinilişi gibi övünülecek şeylerdi. Ayakkabı satın alamazdı onunla, ama yaşamıştı bu hayatı.

30.10.11

O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırtına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kayıtsızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda, sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran ne de tabii, bekleyen hiç kimse bulunmazdı, arkadaşlarınız da kaygısız, oynamak için sık sık durarak ilerlerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade şeylerin umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir.
Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerideki nehri geçmek şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an, bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz.
İnsan, böylelikle, umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.
Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince zorunlu olarak son bulacağını anlarız.
Belirli bir zamanda, arkamızda bir kapı kapanır, kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır. Ama işte o anda, Giovanni Drogo bunlardan habersiz uyuyor ve uykusunda çocuklar gibi gülümsüyordu.
Drogo’nun olup bitenin farkına varmasından önce günler geçecektir. O zaman da adeta uyanacak inanamayarak çevresine bakacak; sonra ardında bir koşuşturma olduğunu duyacak ve kendinden önce uyanmış insanların, kaygıyla koşup, kendisinden önce varmak için yanından geçtiğini görecektir. Zaman kalp atışlarının yaşamı hızla parçalara ayırdığını duyacaktır. Pencerelerden bakan artık gülen çehreler değil, hareketsiz ve kayıtsız yüzler olacaktır. Ve onlara daha ne kadar yol kaldığını sorduğunda, ona yine bir hareketle ufku gösterecek ama artık bu hareketi iyi niyet ve neşeyle yapmayacaklardır. Yine de o, arkadaşlarını gözden kaçıracaktır, biri yorulup arkada kalmış, bir diğeri ise onun önünden kaçarak, artık ufukta küçük bir nokta haline gelmiştir.
İnsanlar, “şu nehri aştıktan sonra on kilometre daha gidince varırsın,” diyeceklerdir. Ama, buna karşılık yol hiç bitmeyecektir, günler gitgide daha kısalacak, yol arkadaşları seyrekleşecek, camlarda hareketsiz, donuk kafalarını sallayan suratlar görünecektir.
Bu, Drogo, yapayalnız kalıncaya ve ufukta ölçüsüz, hareketsiz ve kurşun rengi bir denizin çizgisi belirene kadar böyle sürecektir. Artık yorgun düşecektir, yol boyundaki evlerin hemen tümünün pencereleri kapalı olacaktır ve görebildiği ender insanlar ona umutsuz bir tavırla cevap vereceklerdir: İyi olan, arkada iyice arkada kalmış, o farkına varmadan önünden geçip gitmiştir. Ah, artık geri dönmek için vakit çok geçtir, arkasında, aynı yanılsamayla kendisini izleyen ama henüz beyaz ve ıssız yolda görünmeyen kalabalığın uğultusu giderek artmaktadır.
Şu anda, Giovanni Drogo, üçüncü tabyada uyumakta, düş görüp gülümsemektedir. Geçenin içinden, tamamen mutlu bir dünyanın imgeleri son olarak ona ulaşmaktadır. Eğer düşünde kendini yolun bittiği yerde, kurşuni bir denizin kıyısında, kurşuni ve tek biçimli bir göğün altında ezelden beri bir ev, bir ağaç, çevrede tek bir insan, hatta tek bir ot bulunmayan bir yerde görecek olursa, dikkat etmelidir.

12.8.11

"Niye ama?" dedi Ernest. Kitabı gösterdi. "Bundaki düşünceler tanrısal nitelikte değil mi?"
"Tanrısallığın izini taşıyorlar yalnızca," diye karşıladı ozan. "Onlarda göksel bir türkünün uzaklardan gelen yankısını duyabilirsin. Ama yaşamım, sevgili Ernest, pek de uyumlu değildi düşüncelerimle. Yüce düşlerim vardı, gelgelelim yalnızca düştü bunlar, çünkü -kuşkusuz kendi seçimimdi bu- aşağı ve değersiz gerçeklerin arasında yaşadım. Hatta kimileyin - yüzüm tutup da nasıl söylüyorum bunu- kendi yapıtlarımın doğada ve insan yaşamında açığa çıkardığı söylenen o yücelik, güzellik ve iyiliğe olan inancımı yitirdim. Söyle o zaman, ey doğruyu ve iyiyi arayan kişi, oradaki kutsal yüzü bende bulacağını nasıl umabildin?"


Önümüzdeki tabakları dört beş kere kaşıkladık, böylece çorbayı bitirmiş olduk. Kimse konuşmuyordu. Bu işi yaparken herkes kabuğuna çekilmiş gibiydi. Büyükbaba tabağına eğilmiş, her zamanki gibi olanca iriliğiyle kendi içine kapanmıştı. Hepimiz bir şey düşünüyorduk. Sonra başımızı kaldırarak karşımızdakinin neler düşündüğünü anlamak istercesine birbirimizin yüzüne bakıyorduk. Ben neler düşünmüştüm? Herkes neler düşünmüştü acaba?

17.4.11

Walden


Yaşam budur işte, tarafımca büyük kısmı sınanmamış bir deney, ne var ki yarar sağlamıyor başkalarının denemeleri de. Eğer değerli bulduğum bir deneyime sahipsem, eminim bunu akıl hocalarımdan öğrenmediğimden.


-


Ormana gittim çünkü bilerek yaşamak istedim. Yaşamın yalnızca asıl gerçeklerine yönelmek ve öğretmiş olduğu şeyleri öğrenip öğrenemediğimi görmek için ve bir de ölüm kapımı çaldığında, aslında hiç yaşamamış olduğumu düşünmemek için gittim ormana… Yaşamak öyle değerli ki, ne yaşamın kendisi olmayanı yaşamayı ne de gerçekten gerekmediği sürece vazgeçmeyi istedim.


-


Bir çoban vardı; düşüncelerini,

Sürekli geçtiği ve sürülerini otlattığı

Dağlar kadar yüksekte tutar,

Onlar kadar asil yaşardı.



14.2.11

Havuzda İki Yansı

Şimdi hâlâ dünyada, büyük kıyı kentlerinde yaşıyorum; anısını kesin olarak anımsamadığım bir şeyim eksikmiş gibi geliyor bana. Ne zaman neşe, aptalca gülümseyişleriyle içimi sarsa, kendi kendisini öldüren, ama gene de yaşamayı sürdüren tek adamın ben olduğumu düşünüyorum. Ama bu, ciddileşmeme yetmiyor.

1.9.10

Dominic Molise ve harikulade Kol'u

"Çorabını giy. Dualarını aksatma."
Kepçe kulakların çaresi, Potenzalılara göre, gece yatarken başına kadın çorabı geçirmekti. Çorabı çıkarıncaya kadar işe yarıyordu. Çıkardıktan sonra yine kepçeydiler.
"Kulaklarımla yaşamayı öğrendim, anne. Lütfen sen de öğrenmeye çalışır mısın?"
"Ama Kutsal Anamız duasını denedin mi? Bir ay dene. Sakatları bile yürütebildiğine göre kulaklarını düzeltmek onun için çocuk oyuncağı..."
"Kapa çeneni!" diye bağırdım. "Rahat bırak beni, kulaklarımı rahat bırak."
Bakakaldı, yaralanmış, gözleri kocaman. Tek kelime etmeden yürüyüp hızla yatak odasına gitti, bulanık ruhunu paçavraya dönmüş bir duvağı sürükler gibi sürükleyerek.
Pişmanlık duydum ona bağırdığım için, nefret ediyordum kendimden; ama kulaklarımı düzeltsin diye Tanrı'nın annesine dua etme fikri, onları bu şekilde yaratanın zaten oğlu olduğunu düşününce, delilikten başka bir şey değildi.
...Ah, iyi kadındı annem, asla yalan söylemezdi, kimseyi kandırmazdı, ağzından kötü söz çıkmazdı. Yerleri siler, yığınla çamaşırı yıkayıp asar, saatlerce ütü yapardı; yemek pişirir, dikiş diker, yerleri süpürür, yaşadığımız zorlukların yüzüne cesaretle gülümserdi; ellerinde ve ayaklarında İsa'nın yaraları, başında dikenlerden yapılmış bir taçla dolanırdı. Istırabına tanık olmak yürek parçalayıcıydı, o kadar ki, hasiktir, sıçmışım ağzına, benden bu kadar demesini isterdim. Sabrının taşıp babamın kafasına şarap damacanasını geçireceği, Bettina'nın yüzüne bir tokat aşkedip bizi sopayla döveceği günün özlemiyle yanıp tutuşuyordum. Ama bizi dualarıyla cezalandırmayı, elindeki tespihle boğmayı yeğlerdi.
...
İnanmak zorundaydım. Falsolu atışlarım, fişeklerim, bütün o hakimiyet nereden geliyordu? İnancımı yitirsem çözülebilir, zamanlamamı yitirebilirdim. Atıcıları yürütmeye başlayabilirdim. Bazı şüphelerim vardı tabii ki, ama geri itiyordum onları. Tanrı'ya inancını yitirmeden de yeterince zordu bir atıcının hayatı. Bir anlık inançsızlık kola kramp girmesine neden olabilirdi, suları bulandırmanın alemi ne? Bırak her şey olduğu gibi kalsın. Kol cennetten gelmedir. İnan buna. Takdiri ilahiyi boşver, hem Tanrı sadece iyiyse bu kadar kötülük niye, her şeyi önceden biliyorsa kendi yarattığı insanları cehenneme göndermek niye? Bu soruları sormak için çok erken. İkinci ligde başla, sonra büyük bir takıma transfer ol, Dünya Finali'nde oyna ve bütün zamanların en iyi beysbolcularının arasında yerini al. İşte o zaman arkana yaslanıp soru sorabilirsin; Tanrı neye benzer, bebekler neden sakat doğar, açlığı ve ölümü kim yarattı?
...
Yüce Tanrım, bana yardım et! Ve açtım adımlarımı, düşüncelerim de peşimden geliyorlardı, koşmaya başladım, donmuş ayakkabılarım fareler gibi ciyaklıyorlardı; koşmanın da yararı olmadı, düşünceler bırakmıyordu peşimi. Ama koşarken Kol, o canım sol Kol duruma hakim oldu ve bana usulca seslendi; sakin ol, evlat, yalnızlık bu, bir başınasın dünyada; ne baban ne annen ne de inancın yardım edebilir sana; kimse kimseye yardım edemez, sadece sen yardım edebilirsin kendine, ben de bu yüzden buradayım, çünkü biz birbirimizden ayrılamayız, birlikte her şeyin üstesinden geliriz.

17.7.10

üç kere 'heves' deyince saçma gelir

“Bir fıçı mı?” dedi Angel. “İçtiniz mi?”
“Hayır,” dedi Jacquemort. “Bomboşum. Yalnızca hareketlerim, tepkilerim, alışkanlıklarım var. Kendimi doldurmak istiyorum. Bu yüzden psikanaliz yapıyorum. Ama fıçım bir Danaide’ler fıçısı. Sindiremiyorum. Düşüncelerini, komplekslerini, duraksamalarını alıyorum ve elimde hiçbir şey kalmıyor. Sindiremiyorum ya da çok iyi sindiriyorum… aynı şey bu. Kuşkusuz, sözcükleri, zarfları, etiketleri tutuyorum; tutkuların, heyecanların hangi deyimlerin altında sıralandıklarını biliyorum, ama onları duymuyorum.”
“Ya şu deney?” dedi Angel.

“…psikanaliz yapacağım kişinin bana her şeyi söylemesi gerekecek. Her şeyi. En kişisel düşüncelerini. En can alıcı sırlarını, gizli inançlarını, kendi kendine bile açıklamayı göze alamadığı şeyi, her şeyi ve gerisini ve onun da ardında olanı. Bunu hiçbir analizci yapmadı. Nereye kadar gidilebileceğini görmek istiyorum. Hevesler ve tutkular istiyorum; başkalarınınkini alacağım. Bugüne kadar bana hiçbir şey kalmamasının nedenini, yeterince ilerlememiş olmama bağlıyorum. Bir kimlik saptama türü geliştirmek istiyorum. Tutkuların var olduğunu bilmek ve onları duymamak; korkunç bir şey bu.”
“İnanın bana,” dedi Angel, “en azından şu istediğiniz pek öyle boş kalmamanızı sağlamaya yeter.”
“Bir şeyin yerine başka bir şey yapmak için en ufak bir nedenim yok,” dedi Jacquemort. “Başkalarından nedenlerini almak istiyorum.”

“Sevgili dostum,” dedi Angel, “yinelememe izin verin; heveslenmeye heveslenmek, daha işin başında, yeterli bir tutkudur. Bunun kanıtı da sizi davranmaya itmesidir.”
Psikiyatr kızıl sakalını okşadı ve gülmeye başladı.
“Ama aynı zamanda heveslerin yokluğunu da kanıtlıyor bu,” dedi.

27.6.10

Yolgezer

Sam, o gece, hafızasında yaşamının en önemli olaylarından biri olarak kaldığı halde, neler hissettiğini hiçbir zaman ne kelimelerle anlatabildi ne de kendi kendine net olarak hayalinde canlandırabildi. En fazla şöyle diyebiliyordu: “Yani efendim, öyle elma yetiştirsem bahçıvanın hası sayardım kendimi. Ama asıl içime işleyen şarkılarıydı, bilmem anlatabildim mi.
.
.
“Aynı zamanda şöyle de derler,” diye cevapladı Frodo: Akıl danışmaya elflere gitme; hem evet hem hayır derler.
“Gerçekten öyle mi derler?” diye güldü Gildor. “Elfler iyice düşünmeden nasihat vermez pek; çünkü nasihat, bir bilgeden bir bilgeye verilecek olsa dahi tehlikeli bir armağandır ve her yol kötüye çıkabilir. Fakat ne bekliyordun ki? Bana kendine dair her şeyi anlatmadın; bu durumda ben senden daha iyi bir seçimi nasıl yapabilirim?”
.
.
“Uzun bir yol, karanlığa doğru giden bir yol tutacağımızı biliyorum, ama yüzgeri edemeyeceğimizi de biliyorum. Artık elfleri veya ejderhaları veya dağları görmek değil derdim –ne istediğimi tam olarak bilemiyorum: Fakat her şey bitmeden önce benim yapacağım bir şey var ve her neyse o iş, Shire’da değil, ileride bekliyor. Bunu yapıp bitirmem gerek beyim, bilmem anlatabildim mi.”
.
.
Hey! Hey! Hey! Gidiyorum işte şişeye
Kalbimi avutup derdimi gömmeye.
Yağsın yağmur, essin rüzgar
Gidilecek daha çok yol var,
Ama önce uzanıp ulu bir ağacın altına
Geçsin diye yol vereceğim bulutlara.

15.3.10

Hiç'e Alışkan

- Bak, odaya girer girmez, "Tez elden bir kahve pişireyim," dedim. Halbuki niçin kahve içeriz? Hiç düşündün mü, Nuri Usta? Tadı için, desen, değil. Tadı için kahve içeceğine limonata iç... Kokusu için mi? O da değil. Turunç şerbetinin yanında bu bulaşık suyunun kokusu nedir ki?.. Sinirleri tembih edermiş. Laf!.. Rakı ne güne duruyor?.. Hazımmış. Palavra... Yemeklerden sonra elma ye!.. Öyleyse niçin şu meredi içeriz? Çünkü, evvela, biz kahve içmesek kahveciler kahvelerini kime satacaklar? Sonra, alışkanlık denen nesneyi bilir misin, Nuri Usta? Bilir misin ki, insanoğlunun hem en büyük kuvveti hem en büyük kepazeliği bu alışkanlık denen nesnedir!.. Biz kahve değirmeniyle, kahve cezvesiyle, kahvesiyle, eviyle, minderiyle, hukukuyla, felsefesiyle kendimize bir ikinci dünya yaratırız. Sonra bu yarattığımız dünyanın esiri oluruz. Başlar o bizi yaratmaya.
Artık o eskiyip onun içinden bir yenisini doğurana kadar bir kavga, bir gürültü... Aslanı kafese alıştırmak için onu yavruyken tutup içeri atarlar... Bizi kırk yaşında kafese koysalar, üçüncü günü yerimize alışırız. Ve on sene kafeste kaldıktan sonra dışarı salsalar, on yıl yattığımız yeri üç haftada unutuveririz... Bilir misin ki, Nuri Usta...

.
.
.

Nuri Ustanın anası birdenbire söze karıştı :
- Cemal Bey oğlum, dedi, sen çok okudun mu?
- Eh, biraz, daha da okuyorum...
Ustanın anası aynı çocuk merakıyla sordu :
- Okuyacak, okuyacaksın da, sonra ne olacak?
- Dünyayı anlayacağım.
- Sonra ne olacak? Diyelim okudun, okudun, dünyayı anladın. Sonra ne olacak?
Cemal birdenbire cevap veremedi. Vaktinden önce beyazlanmış hissini veren başına kırmızı oyalı mavi bir yemeni sarmış olan bu kadının önünde, bu eski kamacı ustasının dul karısı karşısında Cemal'in kalın sesindeki istihza ilk defa pürüzlendi :
- Hiç, dedi...
Nuri Usta, "Hiç" diyenin yüzüne hayretle baktı. Ve ilk defa, bu hayranı olduğu adamda bir şeyin, bir şeylerin eksikliğini anladı.

25.12.09

"Ben Yine Dünyanın Oldum"


FAUST: Eyvah!.. Sevimli gök ışığının bile, renkli camlardan bulanarak geçebildiği bir zindanda, bu uğursuz karanlık duvar deliğinde miyim hala! Kurtlarca kemirilmiş, tozlanmış kitap yığınlarının tavana kadar yükseldiği, sararmış kağıtların kuşattığı bu delikte miyim? Bardaklar, kutular ve dedelerden kalma kırık döküklerle ağzına kadar dolu şu odada mıyım hala! Bu da bir dünya ha! Bunun adına da dünya diyorlar öyle mi!.. Sonra da yüreğin neden korkularla burkuluyor ve neden anlaşılmaz bir acı bütün yaşama ataklarını önlüyor diye hala soruyor musun? Tanrı insanı canlı doğa içinde yaşasın diye yarattığı halde, seni dumanlar arasında, kokuşmuş hayvan iskeletleri ve ölü kemikleri kuşatıyor.
.
.
.
Aradığım burada ha?
İnsanların her yerde çile çektiklerini ve yalnızca bir-iki kişiyle sınırlı insanların mutlu olduğunu binlerce kitaptan mı öğreneceğim?
Boş kafatası, karşımda niye sırıtıyorsun?
Senin beyninin de, benimki gibi, bir zamanlar, acıyla günışığını aradığını ve akşam karanlığında gerçeği arama arzusuyla, yolundan çıktığını mı söylemek istiyorsun?
.
.
.
BÜYÜCÜ KADIN: Neredeyse delireceğim. Demek şeytan hazretlerini, yine burada görüyorum!
MEFİSTO: Kadın, bu adı ağzına almanı yasaklıyorum.
BÜYÜCÜ KADIN: Niye, ne yaptı size?
MEFİSTO: O çoktan masal kitaplarına geçti. Ama bu, insanların durumunu iyileştirmedi. Kötülükten kurtuldular, ama kötüler yine yerinde kaldı. Bana, Baron hazretleri dersin, olur biter. Ben de diğer soylular gibi soyluyum. Bundan şüphe edemezsin. Bak işte şu sancak, şu da arma.
.
.
.
FAUST: Zavallı şeytan, ne verebilirsin ki bana?

20.10.09

Umut


Aşağı – duralamadan – sakınmadan aşağı! Her sallanışla nefes nefese kalıyor, çırpınıyor, bir sinir hastası gibi büzülüyordum. Gözlerim sarkacın uzaklaşıp yükselişini, artık canımı yakmayan bir umutsuzlukla izliyor, inişinin başlamasıyla birlikte kasılıp yumuluyorlardı; oysa ölüm bir kurtuluştu, ah, sözle anlatılamayacak bir kurtuluş! Gene de bu keskin, parlak baltanın azıcık daha alçalınca göğsümü yarıp geçeceğini düşünmek bütün sinirlerimi geriyor, beni tir tir tiretiyordu. Umut neden oluyordu buna, sinirlerim onun yüzünden geriliyordu – ben onun yüzünden büzülüyordum. Umut – her türlü işkencenin üstünde, ötesinde olan umut – engizisyon zindanlarında ölümü bekleyenlerin kulağına bile kurtuluşu fısıldayan umut!

25.9.09

Hiçbir Şey


Her saat bir erkeğin burnunun ucundan kuş gibi geçen en küçük ve algılanamaz bir olay, genç bir kız tarafından anlatılamaz bir hızla yakalanırdı. Uçuşunu uzaktan izler, çizdiği eğriler bir ders gibi zihnine silinmez bir şekilde kazınırdı. Bir erkek için üzerinde talimatlar yazılı bir pankart gerekirken, bir kız için rüzgarın hafif bir hışırtısı ya da havanın zor duyulan titreşimi bile yeterdi.

Yüzünde hiçbir gam belirtisi olmayan, saf bir kız neden birdenbire ciddileşmişti? Ne düşünüyordu acaba?

Kısa bir süre önce, kuzenini küçük bir kız olarak bırakıp okumaya giden bir çocuk, apoletlerini takıp neşeyle dönünce yine eskisi gibi omzuna vurup, elinden tutarak döndüreceğini, beraber sandalyelerden, koltukların üstünden atlayacaklarını sanır, ama yüzüne şöyle bir bakınca birden ürker, kendisi hala bir çocukken onun genç bir kadın olduğunu fark ederek şaşkın şaşkın yürüyüp gider.

Neden? Ne oldu acaba? Bir facia mı?
Hiçbir şey olmadı. Anne, amca, hala, dadı, hizmetçi hiçbir şey bilmez. Zaten bir şey olacak kadar zaman geçmemiştir ki. Bir iki kez dans etmiş sonra da her nedense başı ağrımıştır. Gece uyumamıştır da... Her şey geçip gitmiştir. Sadece yüzünde yeni bir şey vardır. Artık farklı bakar, yüksek sesle gülmez, armudu ısırarak yemez, 'hani okulda nasıl da...', diye başlayan okul günlerinden söz etmez.

21.7.09

Başka Bir Zaman Anlatılmalı

İnsan tutkuları bilmecemsi şeylerdir ve bu, çocuklarda da yetişkinlerdekinden farklı değildir. Buna yakalananlar ne olduğunu açıklayamazlar; benzeri bir şeyi hiç yaşamamış olanlarsa kavrayamazlar. Bir dağ doruğuna ulaşmak uğruna hayatlarını tehlikeye atan insanlar vardır. Nedendir; hiçkimse, kendileri bile açıklayamaz. Kimisi, onun adını bile duymak istemeyen birinin gönlünü fethetmek için kendini harap eder. Bir başkası, damak zevklerine -ya da şişeninkine- karşı duramadığı için kendini mahveder. Bazısı, şans oyunlarında kazanmak uğruna bütün varını yoğunu verir ya da her şeyini asla gerçek olmayacak bir saplantıya feda eder. Kimisi ancak olduğundan başka türlü olursa mutlu olabileceğini inanır ve hayatı boyunca dünyayı dolaşır. Bazısı da güç sahibi olmadan huzur bulamaz. Kısacası, ne kadar değişik insan varsa, o kadar da değişik tutku vardır.

.
.
.

Atréju çabucak ekledi: "Onu kurtarmazsak ölecek."
"Olabilir!" diye yanıtladı Morla.
"Ama onunla birlikte Fantazya da yok olacak!" diye bağırdı Atréju. "Hiçlik her yere yayılmış bile. Gözlerimle gördüm."
Morla ona kocaman boş gözlerinin ta içinden baktı.
"Buna bir diyeceğimiz yok, değil mi?" diye guruldadı.
"O zaman hepimiz yok olup gideceğiz!" diye haykırdı Atréju. "Hepimiz!"
"Baksana ufaklık," dedi Morla, "bize ne bundan! Bizim için hiçbir şey önemli değil artık. Bizce hepsi bir, hepsi bir!"
"Sen de yok olacaksın Morla!" diye öfkeyle haykırdı Atréju. "Sen de! Bu kadar yaşlısın diye Fantazya'dan çok yaşayacağını mı söylemek istiyorsun yoksa?"
"Baksana," diye guruldadı Morla, "biz yaşlıyız ufaklık, çok yaşlı. Yeteri kadar yaşadık. Çok şey gördük. Bizim kadar çok bilenler için hiçbir şey önemli değildir artık. Her şey durmadan yenilenir, gece gündüz, yaz kış. Dünya boş ve anlamsızdır. Her şey bir çemberde döner durur. Gelen gitmek, doğan ölmek zorundadır. İyilikle kötülük, aptallıkla bilgelik, güzellikle çirkinlik, hepsi birbirini yok eder. Her şey boştur. Hiçbir şey gerçek değildir. Hiçbir şey önemli değildir."
Bir süre sonra Morla'nın yeniden konuştuğunu duydu:
"Sen gençsin ufaklık, biz yaşlıyız. Sen de bizim kadar yaşlı olsan, kederden başka bir şey olmadığını bilirdin. Baksana. Hepimiz, sen, ben, Çocuk İmparatoriçe, hepimiz neden ölmeyelim? Her şey yalnızca bir görüntüdür zaten, hiçlikte bir oyun yalnızca. Hepsi bir. Bizi rahat bırak ufaklık, çek git!"

.
.
.

O anda Bastian ağır bir deneyim ediniyordu: İnsan dileğinin yerine gelmeyeceğini bildiği sürece -belki de yıllar boyu- bir şeyi dilediğine inanmış olabilir. Ama dilediği düşün gerçekleşme olasılığı ansızın karşısında durunca, o zaman tek bir şeyi diler: Onu hiç dilememiş olmayı.




29.5.09

Değişmek

Her şeye, herkese sadece katlanıyordum. Sokağa adımımı atar atmaz, kendimi bir yığın muvazaanın, gafletin esiri olarak görüyordum ve bulunduğum yerden, yaptığım işten gayri her yer, bana erişilmez biçimde güzel ve harikulade görünüyordu.
Postanede elime geçen uzak yerlerden gelmiş her mektup zarfı, her kartpostal beni çıldırtıyordu. Peru, Arjantin, Kanada, Mısır, Kap, nerelerden gelmiyordu bu mektuplar? İki sokak ötede, tek bir odada tahtakurularıyla haşır neşir olan şu ihtiyar Yahudi kadının Meksika'da bir kardeşi vardı. Komşusu hahamın kızkardeşi Arjantin'de kürk ticareti ediyordu. Öte taraftaki Rum bakkalın oğlu Mısır'da idi. Yeğeni Chicago'da hocalık yapıyordu. Ve ben onlara gelen mektupların zarflarına bakar bakmaz, gözlerim kendiliğinden kapanıyor, etrafım değişiyor, kendim başka bir adam oluyordum. Kaçmak, her şeyi bırakıp gitmek!..
Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge... Gül! dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.
Bunları hatırlar hatırlamaz, oraya, kahveye, az çok benden başka türlü yaşayanların, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. Onların yanında benim de hayatım oluyor, onlarla düşünüyor, onlarla beraber yaşıyordum.
Belki de böyle değildi. İşin aslında başka şeyler de vardı. Bu adamları tamamiyle beğenmiyordum. Aralarında sadece bir muhacir gibi yaşıyordum. Bir tipi gecesinde, ıssız dağ başında soğuktan ve yüklü rüzgardan boğulmak üzere olan bir adamın sığındığı sıcak, bol gübre kokulu, atların tepişmesinin insan sesine, taze çay ve kahve kokusuna karıştığı o yarı ahır, yarı han odası yerlerden biri gibi onların arasına sığınmış, bu karışık ve yüklü havada ısınıyor, mesut oluyordum.
Şüphesiz bir gün bu beğenmemezlik, işlerin biraz müsait gittiği bir zamanda büyüyüp beni kurtaracağını zannettiğim o küçük noktada kaybolacak ve tamamiyle bu havaya teslim olacaktım. Daha şimdiden zaman zaman, "Ah! İşte güzel hayat! Rahat ve mesut... Ne adamlar!" demeye başlamıştım bile.

31.3.09

Yaşamak

Yaşamak alışmaktır
İşportada satılan kadın geceliklerine
Alışmak manavlara doçentlik tezlerine
Alışmak yaşamaktır

Hep bu yeşilleri giy
Bu moru tak saçlarını topla da
Bunu sen de bilirsin
Alışmak yorulmaktır bakıp bakıp kendine

Yaşamak bir gün uyanmaktır
Bir gün birdenbire yalnız kalmaktır
Yaşamak alışmalardan sonra
Alıştığı her şeyle savaşmaktır.


28.11.08

Oblomov'un İki Günü


Sabah kalkar kalkmaz kahvaltısını eder, hemen kanepeye uzanır, başını ellerine dayayıp, kafası yorucu işten bitkin düşünceye kadar, vicdanı refaha kavuşmak için yeterince çalıştığını söyleyinceye dek derin düşüncelere gömülürdü. Ancak ondan sonra kendi kendisinin dinlenmesine izin verirdi. Düşünceli duruşunu, daha az ciddi ve daha rahat bir hayal dünyası için değiştirirdi. Oblomov, işin inceliklerini hallettikten sonra kendi dünyasına çekilmeyi seviyordu. Ulvi düşüncelerin zevkini biliyordu ve insan acılarına yabancı değildi. İnsanlığın çektiği acılar için bazen kalbinin derinliklerinde bir sızı hisseder, uzaklaşıp giden bir şeyler, belki de Stolz'un onu alıp götürdüğü dünya için gizli ve adı konmamış acı bir özlem duyardı... Gözleri yaşarırdı.
.
Bazen insanların namussuzluklarına, yalanlarına, iftiralarına, dünyada hüküm süren kötülüklere sıkılırdı. İnsanlara kötü yönlerini gösterme arzusuyla yanıp tutuşurdu. Birden içinde, kafasını denizin dalgaları gibi süpüren, kanını tutuşturan, kaslarını hareketlendirip, damarlarını şişiren ve amacı halini alan düşünceler uyanırdı. Sonra amaçları çabaya dönüşür, ilahi bir güçle harekete geçer ve bir dakika içinde iki üç kez duruş değiştirirdi. Parıldayan gözlerle kanepede doğrulur, elini ileriye doğru uzatıp etrafa bakardı... Biraz daha kendisini sıksa, çabası kahramanca bir harekete dönüşebilirdi. Tanrım! Böylesine yüce bir çabadan ne harikalar, ne güzel eserler beklenmezdi ki!
.
Ama sabah geçip giderdi.
.
Bitmek üzere olan günle beraber Oblomov'un tükenmiş enerjisi de biraz dinlenmek için sızlanmaya başlardı. Fırtınalar ve coşkular ölüp giderdi. Kafası hayal dünyasının sihirinden arınır, kanı damarlarında daha yavaş akmaya başlardı. Oblomov sakin sakin ve dalgınlıkla arkasını döner, pencereye ve gökyüzüne gözleri takılırdı. Dört katlı evin arkasında tüm görkemiyle batmakta olan güneşi hüzünlü hüzünlü seyrederdi. Güneşin batışını böyle kaç kereler izlemişti!

Ertesi sabah yaşam, yeni heyecanlar ve hayaller yeniden başlardı! Bazen kendisini sadece Napolyon'u değil Yeruslan Lazarevich'i bile solda sıfır bırakan, yenilmez bir general olarak hayal ederdi. Afrika halkının Avrupa'yı istilası nedeniyle bir savaş başlatır ya da yeniden Haçlı seferleri düzenler, şehirleri yakarak, merhamet göstererek, öldürerek, iyilik ve bağışlayıcılıkta bulunarak ulusların kaderini tayin etmek için dövüşürdü. Bazen de bir düşünür ya da büyük bir sanatçı olmayı seçerdi. O zaman herkes ona tapar, alkışlarla ödüllendirilirdi. Büyük bir kalabalık arkasından: "Bak, bak Oblomov geliyor. Bizim büyük İlya İlyich'imiz!" derlerdi. Kötü anlarında büyük acılar çeker, yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durur, yüzükoyun yatardı. Bazen de cesareti tamamen kırılırdı. Sonra yataktan kalkar, diz çöker ve hararetli hararetli dua etmeye başlar, onu tehdit eden fırtınayı dindirmesi için Tanrı'ya yalvarırdı. Geleceğin güvencesini Tanrı'ya emanet ettikten sonra dünyadaki her şeye karşı sakin ve kayıtsız bir tavır takınırdı. Artık fırtına elinden geleni ardına koymasın!

Heyecanlı günlerin ardından akşam olup güneş karşısındaki dört katlı evin arkasından görkemli bir top gibi batarken, büyülü bir rüyadan ya da acı veren bir endişeden derin bir iç çekişle uyanıyor, ilahi güçlerini işte böyle kullanıyordu. Sonra yine güneşi dalgın bakışlar ve hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyor, heyecan dolu didinmeyi huzur içinde bir yana bırakıyordu.

Oblomov'un iç dünyasını gören ya da bilen yoktu. Herkes onun pek bir derdi olmadığını düşünüyordu. Sadece yan gelip yatıyor ve yemeklerin zevkini çıkarıyordu. Ondan da bu beklenirdi zaten.

24.11.08

Yolculuk


...Yaşamımın tek ve başlıca amacının daha iyi bir insan ve bir iradeyle büyük bir uyum içinde olmak olduğu düşüncesine geri dönmüştüm. Bu iradenin ifadesini, benden saklı duran ve uzak bir geçmişte bütün insanlığı kendi düsturu haline getiren şeyde bulacağım düşüncesine geri dönmüştüm. Yani kısacası, Allah'a inanmaya, ahlaki bir mükemmelleşmeye ve yaşamın anlamını bahşeden geleneğe dönmüştüm. Yalnız bir şey farklıydı: O zaman bütün bunları bilinçsizce kabul ediyordum; şimdi ise artık bu olmadan yaşayamayacağımın farkındaydım. Başımdan geçenleri şöyle ifade edebilirim:

Ne zamandı bilmiyorum; neresi olduğunu bilmediğim bir sahilde beni bir kayığa oturttular ve sonra kayığı karşı kıyıya yönelttiler. Kürekleri elime verip beni yalnız bıraktılar. Küreklerle elimden geldiği kadar uğraştım ve ilerledim. Ancak ben açıldıkça, beni o bilmediğim yere götüren akıntı da şiddetleniyordu. Ulaşmam gereken hedeften farkında olmadan uzaklaşıyordum. Etrafımda benim gibi akıntıya kapılan birçok kürekçinin olduğunu gördüm. Bazıları durmadan kürek çekmeye devam ederken, bazıları küreklerini çoktan fırlatıp atmıştı. Koca kayıklar, dev gibi gemiler insanlarla doluydu. Bir kısmı akıntıya karşı çabalamaya devam ederken, bir kısmı kendini akıntıya bırakmıştı. Ben de bir yandan ilerleyip bir yandan da akıntının aşağılarında kalan yolcuların ardından bakarken, bana gösterilen yönü unuttum. Tam da akıntının ortasında, aşağı doğru giden kayık ve gemilerin kalabalığında, yönümü iyice kaybettim. Her yanımdan tayfalarının neşeli zafer çığlıkları attığı yelkenliler, gemiler ve kürekli kayıklar geçiyor, akıntının aşağılarına doğru giderlerken bana "Başka bir yön yok!" diye sesleniyorlardı. Ben de onlara inanıyordum ve onlarla birlikte ilerliyordum. Böylece çok uzaklara yol aldım. Öyle uzaklara gittim ki, ortasında yolumu şaşırdığım hızlı akıntıların gürültüsünden başka ses duyamaz oldum ve kayıkların orada nasıl parçalandığını gördüm. Ve bütün bu gördüğüm, yaşadığım şeylerin dehşetinden olsa gerek, kendime geldim. Uzun süre bana ne olduğunu anlayamadım. Önümde yalnızca koşar adım yaklaştığım ve korktuğum yok oluşu görüyor, hiçbir yerde kurtuluş göremiyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O zaman geriye dönüp baktım ve sayısız kayık gördüm. İnatla, büyük bir savaş vererek akıntıyı geçiyorlardı. O anda kıyıyı, kürekleri ve yönümü hatırladım. Geriye döndüm ve akıntıya ters yönde, kıyıya doğru kürek çekmeye başladım.
Kıyı Allah'tı, yön gelenek, kürekler ise bana verilen özgürlüktü. Ve bütün bunlar bana, kıyıya ulaşmaya çabalayayım, Allah'la birleşeyim diye verilmişti.

4.9.08

Saklı


İnsanları izlerken, daha evvel hiç görmediklerini görebilir, hiç hissetmediklerini hissedebilirsin Pinhan. İnsanları uzaktan seyrederken, onlara her zamankinden yakın olabilirsin. Eğer bakmayı bilirsen gözlerin sana oyun etmez, dosdoğru görürsün. İçte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün. O vakit anlarsın ki o dediğin sensin, seyrettiğin kendi bedenin, kendi sûretin; ağladığın kendi acıların.

.
.

Hani halkanın ucunda/ kavuşacaktım sana/ hani bir iken ayrı düşmüştük/ ve çok iken bir olacaktık sonunda/ çoktan razı idim oysa/ razı idim gecenin matemine/ karanlığı fırsat bilene/ ve korkaklığıma/ ve karabasanlarıma/ oyun oynar gibi yaşar giderdim/ kuş avlardım/ kuşları deli gibi kıskanırdım ya/ bırakmadın/ bırakmadın ki kendimden kaçayım/ koyvermedin/ koyvermedin ki sürsün bu devran

Döndü halka/ döndü olanca hızıyla/ toprak ki siyah bir halka idi/ ve geceye saklanırdı bazen/ tuttu su ile karıştı/ su ki sarı bir halka idi/ rengiyle dalaşırdı bazen/ tuttu toprağı kucakladı/ eğildim suya baktım/ suda kendimi gördüm/ kendimi sen sandım/ sarılmak için atıldım/ köprüye hıncım yalan imiş/onu yıkarken suya karışan/ ben oldum

Balçıktan çıktım ben/ balçıktan yoğurdum kendimi/ içerdeki dışa taştı/ dıştaki içe çekildi/ görünen görünmeyene sataştı/ görünmeyen görünene diş biledi/ siyah halka/ sarı halka ile yer değiştirdi/ çekildim bir köşeye/ sessiz sedasız/ baktım olan bitene/ seni gördüm kaderimde/ ebrunun halkalarını saydım/ tastamam dört etti/ halkalardaki kıvrımları hesapladım/ tastamam senin ismin etti/ isminin yanına beni de kazı dedim/ boyalar isyan etti

.
Bir de baktım ki/ ben ben değilim artık/ sûretim başka bir sûret/ ismim bir başkasının ismi/ gönlüm ne yöne akar/ ben ne yöne/ verdiğin emaneti yitirdim yollarda/ hata ettim/ kusur ettim/ affola…
.