Murathan Mungan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murathan Mungan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.11.09

ses/sizlik

"...Yüz yıldır hiç konuşmadım, hep bekledim, karanlıkta bekledim, yalnızlıkta bekledim, yalnızlığımda bekledim. Kitaplar okudum, filmler seyrettim, düşünceler geliştirdim. Hayatıma değin sahneler yazdım, sahneler tasarladım, bunları canlandırmak istedim, ümit ettim, düş kurdum, gelecek biriktirdim. Erteledim, erteledim. Yüz yıldır hiç konuşmadım, hiç konuşmadım. Hiç kimseyle konuşamadım. KİMSE. KİMSE. KİMSE. Kim, kimin kimsesi olabiliyor ki sevgili Prensim? Herkes önünde sonunda kendi kedinin kimsesi oluyor. Hiç kimse yoktu ki zaten, nasıl olabilirdi hem? Bütün çevremi uykunun kundağı sarmışken, sarmalamışken? Düşlerimin sessizliğinde yaşadım.



Düşlerimin sessizliğini,

sessizliğin karabasanını,

nasıl anlatabilirdim size? Uçucu görüntüler ve büyük bir sessizlik içerisinde ayak sürüdüm bunca yıl.



Tek bir sözcük, tek bir sözcük bile etmeden, düşlerimin sessizliğinde yaşadım. Tek bir sözcük, tek bir, tek..."



Mezarın üzerinde karıncalar titreşen kelimeler gibi geziniyorlar.



"Rüyanın bittiği yerde başlayan bir masal yok mudur Prensim? İnsanların uyanıkken de sevildiği masallar...



Biliyorum hiç sevmeyeceksiniz beni, belki kendi yıkımımı hazırlıyorum sürekli konuşarak, hiç susmayarak. İtiyorum sizi, yanıma yaklaştırmıyorum. Böylelikle sizi kendimden uzak tutuyorum, size sözcüklerden bir orman örüyorum; gene sevesiniz diye belki, hiç sevmeyeseniz diye belki. Konuşarak kendimi boğuyorum, beraberliğimizi boğuyorum. Oysa, ince, iyi yürekli biriyim, sevmek ve sevilmek istiyorum. Belki de durulurum zamanla, tılsımsız, büyüsüz sevin beni n'olur. Hatalarım, kusurlarım, zaaflarımla sevin. Masalımın ağırlığı altında ezilmiş yüreğimden şimdiye değin uydurulmamış olduğu için hiç kimsenin bilmediği bir sevgi çıkarmak istiyorum. Size bütün geçmişimi, bütün yaşadıklarımı bir çırpıda anlatmak istiyorum. İlgi duymadığım erkeğe karşı feminist, ilgi duyduğum erkeğe karşı köle olabilirim. Çağımızın ideal kadınlarından biri olabilirim. Sevmek istiyorum ama sevmeyi öğrenmek istiyorum önce. Ne ki bir dil sağanağı altındayım şimdi. Sözcükler ağzımdan kayı kayıveriyorlar. Onlara tutunarak yaşıyorum belki de. Yalnızlığımdan kurtulmak için konuşuyorum. O korkunç sessizliği(hani düşlerimin) unutmak için konuşuyorum.



Hoşgörün beni Prensim, biliyorsunuz şu yüzyıllık arayı kapatmak zorundayım. Sevseniz de, sevmeseniz de beni konuşacağım, susana kadar konuşacağım. Hiçbir güç beni konuşmaktan alıkoyamaz artık. Hiçbir güç.



Boş da olsa, dolu da olsa,

kelimeler, kelimeler, kelimeler"

24.5.08

Yama

(...)

bu benim tekniğim. kendime giysilerle hayat veririm. hatta o anda ne giydiğimi hatırlayamadığım sürece, ne yaptığımı, bana ne olduğunu hatırlamak benim için olanaksızdır. elimden ne zaman bir süveter ya da elbise çıkarsam, hayatımdan da bir parçayı çıkarmış olurum. yılan gibi gömlek değiştirir, arkamda solgun ve buruşuk izler bırakırım. eğer herhangi bir anımı hatırlamak istersem, bu pamuk ve yün parçalarını bir bir toplayıp birleştirmem gerekir. en sonunda yamalı bir kişilik oluşturmayı başarırım, ama bu da soğuğa karşı korumasız olur.






(fotoğraf: muette)

2.5.08

Dide

(...)

ilk sevgilisi ona hep, "çok bakıyorsun" derdi. "fazla bakıyorsun." bir keresinde "ne demek şimdi bu?" diye kaygıyla sorduğunda, genç adam bir süre sözcük bulmakta sıkıntı çekmiş, ardından "insan senin karşında kendini hep çıplak hissediyor" demişti. düşük göz kapaklarının altından, insanın yüzüne dünyayı delercesine bakan bu koyu renk iri gözbebeklerinin gücünü ilk böyle keşfetmişti. annesinin, o çocukken "domuz domuz bakma öyle" demesinin nedeni, sevgilisinin bu sözleriyle iyice anlaşılır olmuştu, dahası sonraları onu niye terk ettiği de.. bakışlarında insanları, özellikle erkekleri ürküten bir şey olmuştu hep. fazlasıyla gören gözlerdi bunlar.

10.4.08

- mi$^li gelecek zaman



söze, "bir zamanlar" diye başlamak, sözü ne kadar eskitebilir ki? tarihin tüm zamanları eskidir. şimdi'den bakıldığında hepsi eskir. tarih ancak nasıl anlatıldığıyla yakınlaşır bize.

bazen daha eski zamanlarda geçtiği halde, bize daha yakınmış gibi gelen olaylara, insanlara, durumlara zamanın rengini veren onların nasıl anlatıldığıdır. bazen zamanı anlattıklarımız yapar. anlattıklarımız büyüler bizi, biz tarih zannederiz.

kelimelerle tozuyup havalanan tarih yeniden ağır ağır yere konduğunda, bizim bildiğimiz kadarı tarih olur.



(fotoğraf: chrystkat)

5.4.08

uzun yol


Fotoğrafta gördüğünüz gibi, biri beyaz, biri kara, iki kedi, birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına, kuyruklarını birbirlerine şefkatle sararak, birbirlerine dayanarak bir yola çıkmışlar.
Resimdeki gölgeler, akşamüstünü söylüyor. Yorgun bir günün sonunda evlerine dönüyorlarmış gibi... Yüzlerini görmüyoruz ama, eminim, mırıl mırıl konuşuyorlardır.Belli, sınanmış, denenmiş bir dostluk bu. Uzun yolları da göze alabilen bir dostluk.
Kedi gibi hareketli, değişken bir hayvanın özel bir anını yakalamak, hele hele fotoğrafını çekmek kolay iş değildir. Benim gibi kedisi olanlar iyi bilir, 'Ah yanımda makine olsaydı da, şu halini görüntüleseydim.' dediğiniz çok olmuştur. Siz kalkıp makineyi alana kadar o çoktan duruş değiştirir. İyi bir kedi fotoğrafı çekebilmek için pusu kuranların, sonsuz bir sabra ve geniş bir zamana gereksinimleri vardır. Zamanın geniş akışı içinde kedilere özgü tipik bir anı yakalayabilmek için, ellerinde makine, bekleyip dururlar. İşte bu nedenle, yukarıdaki fotoğrafı çeken sanatçı, bu 'kare'yi yakaladıktan sonra, kendini mutlu hissetmiş olmalı. Ancak binde bir yakalanan böyle bir anın fotoğrafını çekmek fırsatını sunan Rastlantı Tanrısı'na için için dua etmiş olmalı.
Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz? Akşamüstünün gölgeli bir saatinde, yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşacağımız, omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayacağımız bir omzun, belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanaklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında, tanıyabiliyor muyuz onu? Değerini biliyor; biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz?
Yoksa, hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp, kendimizi hep ileride bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu?.. Karşııza erken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürerken, bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katmıyor muyuz? Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir. Her zaman aynı fırsatları sunmaz. Toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün. Bir akşamüstü yanımızda kimsecikler olmaz. Ya da olanlar olması gerekenler değildir.
Yıldızların bizim için parladığı anları göremeyen gözlerimiz, gün gelir, hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir.
Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları 'bir gün...' geçmişte kalmıştır oysa. Hani, şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız, omzunuzun üzerinden şöyle bir baktığınız, sonra da boş verip, nasıl olsa ileride bir gün yeniden karşıma çıkar dediğinizdir.
Oysa tam da o gün, bu zalim şehri terk etmiştir o. Boş yere bu sokaklarda aranırsınız.

4.4.08

parça başı bütünlük

Her kitabın bir yolculuk olduğu söylenir. Her kitap aynı zamanda bir büyük yolculuğun parçasıdır; o büyük yolculukta başlı başına bir uğrak, bir konaklama yeridir. Kendi içindeki serüveni ne olursa olsun bir kitap olarak gövdelenirken, bizi de, yolculuğumuzu da yeniden biçimlendirir. Hayatı yazmak, bir süre sonra insana, yazıdan bir hayat yapar. Yazının içinde kayboldukça, yazı ile hayat kaynaştıkça, ne kadarınız yazı, ne kadarınız hayattır, ayırt edemez olur, her şeyin yazılmak için var olduğu bir dünyada yaşamaya başlarsınız. Kapatıldığınız bu dünyadan her seferinde ancak yeni br kitapla çıkarsınız dışarıya. Bu durumda, dışarı ne demekse?

8.3.08

yalnız kadınlar

Kadınların birbirlerine kızgınlığına çoğu kez çaresizlik neden olur. birbirini anlamanın çaresizliği, birbirine kızmanın kolaylığını da beraberinde getirir. kadınlar bu role mahkum edilirler. isteklerini açıkça belirtmekten, görüşlerini serbestçe dile getirmekten, düşündüklerini dosdoğru söylemekten mahrum edilmişlerdir. kararları erkekler verir. onlara kalan, yalnızca hemen herkesin bildiği kadınca entrikalar ya da kadın kurnazlığı diye tabir edilen, alttan alarak, yaltaklanarak, ağzından girip burnundan çıkarak, dolap çevirerek, cilveleşerek, kendi isteklerini erkeğin görüşleriymiş sanmasına yol açacak oyunlardır. buna mahkum edilmişlerdir. ta çocuk yaşta bunu öğrenirler, öğrenmek zorunda kalırlar. yüzlerindeki o merhamet uyandırıcı dertli boynu büküklük havası, seslerindeki o kaderin sillesine açık rüzgarlar, davranışlarındaki sahte tevekkül, ta o zamanlar yerleşir benliklerine ve bu, onların kaderi olur artık. halk arasında işini bilen akıllı kadın diye de bunlara denir. erkeklerini iktidarını sarsmadan, onlarla yaırşmadan, erkeklerin gururlarını ve egolarını okşayarak, pohpohlayarak, görünüşü kurtararak, hep kendi isteklerini bu tür numaralarla erkeklere yaptırabilen kadınlar herkesin gözünde akıllı kadın olur, bizim gibiler de problemli, mutsuz kadın...
Hem kendi olmak, hem kadın olmak, asıl gerçekçi olup imkansızı istemek budur.
Her insan, kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder. az ya da çok, ama mutlaka bir bedel. kimse bedelsiz kendi olamaz.
Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır.