Ursula K. Le Guin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ursula K. Le Guin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.8.11

Cevabı Olan Tek Soru.

- bilinmeyen, önceden görülmeyen, kanıtlanmayan, hayat bunlar üzerine kuruludur. cehalet düşüncenin temelidir. kanıtsızlık eylemin temelidir. tanrı'nın olmadığı kanıtlansaydı dinler olmazdı, ne handdra, ne yomeshta, ne de ocak-tanrıları, hiçbiri. ama tanrı'nın olduğu kanıtlansaydı da gene dinler olmazdı.. söylesenize, genri, nedir bilinen? kesin, tahmin edilen, kaçınılmaz olan sizin ve benim geleceğimize dair bildiğimiz tek kesin şey nedir?
- ikimizin de öleceğimiz.
- evet, işte, cevabı olan tek soru var, genri ve o yanıtı da zaten biliyoruz. hayatı mümkün kılan şey sürekli, dayanılmaz belirsizliktir; yani bir sonra ne olacağını bilememek.

18.5.11

Rüya.

Akıntılarla taşınan, dalgaların elinde oradan oraya savrulan, okyanusun olanca gücüyle akıllara durgunluk veren mesafelere çekelenmiş denizanası, gelgitin dipsiz kuyusunda sürüklenir. Işığın parıltısını geçirir ve karanlığı içine alır. Herhangi bir yerden herhangi bir yere –çünkü denizin derinliklerinde pusula yoktur, daha uzak, daha yüksek ve daha alçak vardır yalnızca- taşınan, savrulan, çekelenen denizanası öylece asılı kalır ve salınır; ayın hükümranlığındaki denizde gündelik dirimin uçsuz bucaksız nabzı atarken, onun nabzı belli belirsiz ve hızlıdır içinde. Öylece asılı kalan, salınan, nabız gibi atan bu en savunmasız ve güçsüz yaratığın en büyük silahı, varlığını, seyrini ve iradesini ellerine emanet ettiği o koca okyanusun gazabı ve kudretidir.

Ama buracıkta o inatçı anakaralar yükselir. Çakıllı sığlıklar ve sarp kayalar suyu delerek çırçıplak dışarı uğrar; ölümcül ışığın ve istikrarsızlığın yaşam idamesine elverişsiz o kurak, korkunç mekanına taşar. İşte artık, artık akıntılar aldatır, dalgalarsa ihanet eder, kayayla ve havayla çarpışmak için yaygaracı köpüklerle atılıp sonsuz döngülerini kırarak, kırarak..

Her şeyiyle denizin sürüklenmesinden olma bu yaratık, gün ışığının kupkuru kumlarında ne yapar? Ya akıl ne yapar her sabah uyandığında?

23.7.09

günışığı

beyaz duvardaki kare şeklinde bir pencereden açık, çıplak gök görünüyordu. göğün merkezinde ise bir güneş.
odada on bir bebek var; çoğu büyük, şişirilmiş beşiklere ikişer üçer yerleştirilmiş, gürültü ve bağrışmalar içinde uykuya yatırılıyor. en büyük ikisi serbest; şişman, hareketli olan bir oyun tahtasını söküyor, zayıf olanı ise pencereden giren sarı günışığının oluşturduğu karede oturuyor, günışığına içten ve aptal bir ifadeyle bakıyor. kır saçlı, tek gözlü bir kadın olan bakıcı bekleme odasında, uzun boylu, üzgün görünüşlü, otuz yaşlarında bir adamla konuşuyor. "anne abbenay'a gönderildi," diyor adam. "onun burada kalmasını istiyor."
"o zaman onu kreşe tam gün mü alacağız palat?"
"evet. ben yeniden bir yurda taşınıyorum."
"merak etme, buradaki herkesi tanıyor! ama kuşkusuz işböl seni de yakında rulag'ın yanını götürecektir. eşsiniz, ikiniz de mühendissiniz."
babanın bakışı, ışıkla uğraştığı için kendisinin varlığını fark etmeyen zayıf çocuğun üzerindeydi. şişman çocuk, ıslak ve sarkmış ara bezi yüzünden çömelik yürüyerek zayıf oğlana doğru hızla yaklaştı. sıkıntıdan veya arkadaşlık etmek için yaklaşmıştı, ama bir kez günışığı karesinin içine girip oranın sıcak olduğunu keşfedince, zayıf çocuğun yanına hızla oturdu ve onu gölgeye itekledi.
zayıf oğlanın boş. kendinden geçmiş hali birdenbire öfkeden doğan bir kaş çatmaya dönüştü. bağırarak şişmanı itti. "git buradan!"
bakıcı hemen oraya koştu. şişman oğlanı doğrulttu. "shev, başka insanları itmemelisin."
zayıf bebek ayağa kalktı. yüzü günışığı ve kızgınlıkla parlıyordu. "benim!" dedi yüksek, çınlayan bir sesle. "benim güneş!"
"senin değil," dedi tek gözlü kadın, kesinlik içeren bir yumuşaklıkla. "hiçbir şey senin değil. kullanmak için var. paylaşmak için var. eğer paylaşmazsan kullanamazsın." zayıf bebeği nazik, amansız elleriyle tutup kaldırdı ve kenara, günışığıyla dolu karenin dışına koydu.

27.6.08

Ammar


"Acı var," dedi Shevek ellerini açarak. "Gerçek. Ona yanlış anlama diyebilirim, ama var olmadığını veya herhangi bir zamanda yok olacağını varsayamam. Acı çekme, yaşamımızın koşulu. Başına geldiği zaman fark ediyorsun. Onun gerçek olduğunu anlıyorsun. Tabii ki, tıpkı toplumsal organizmanın yaptığı gibi, hastalıkları iyileştirmek, açlık ve adaletsizliği önlemek doğru bir şey. Ama hiçbir toplum varolmanın doğasını değiştiremez. Acı çekmeyi önleyemeyiz. Şu acıyı, bu acıyı dindirebiliriz, ama Acı'yı dindiremeyiz. Bir toplum ancak toplumsal acıyı -gereksiz acıyı- dindirebilir. Gerisi kalır. Kök, gerçek olan. Buradaki herkes acıyı öğrenecek; eğer elli yıl yaşarsak, elli yıldır acıyı biliyor olacağız. En sonunda da öleceğiz. Bu doğamızın koşulu. Yaşamdan korkuyorum! Bazen ben- çok korkuyorum. Herhangi bir mutluluk çok basit gibi geliyor. Yine de her şey için, bu mutluluk arayışının, bu acı korkusunun tümüyle yanlış anlama olup olmadığını merak ediyorum... Ondan korkmak veya kaçmak yerine onun... içinden geçilebilse, aşılabilse. Arkasında bir şey var. Acı çeken şey benlik; benliğin ise- yok olduğu bir yer var. Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Ama gerçekliğin, rahatlık ve mutlulukta görmediğim, acıda gördüğüm gerçeğin, acının gerçekliğinin acı olmadığına inanıyorum. Eğer içinden geçebilirsen. Eğer sonuna kadar ona dayanabilirsen.

14.5.08

Güç


"Güç, büyük bir davul gümbürtüsüdür," dedi Aketa. "Gök gürültüsü. Elektriği yaratan şelalenin sesi. Başka hiçbir şeye yer kalmayacak kadar doldurur insanı."

Ket, toprağa birkaç damla su damlatarak, "İç, yolcu," diye mırıldandı. Toprağa çiçek tozları serpiştirdi, "Ye, yolcu," diye mırıldandı. Bakışlarını, gücün dağı İyananam'a kaldırdı. "Belki sadece gök gürültüsünü dinlemiş, başka hiçbir şey duyamamıştır," dedi. "Sence ne yaptığını biliyor muydu?"

"Bence ne yaptığını biliyordu," dedi Aketa.

4.4.08

Doruk


Ne sürer dağa tırmanmak?


Kırk yıl. Esmerdir yerli kılavuzlar

Ufak tefek, yürekli, kaypak.

Rüşvet almazlar.


Kuzey yüzünü mü

önerirsiniz?


Kaş çatıyor bütün yüzler; seçin öyleyse.

Seyyahlar,

Kendi yolculuklarını anlatırlar,

sizinkini değil.

Basılacak sağlam yerleri saklamaz buz.

Kayaları okuyun. Onların sözü yaşar.



Ve zirvede?


Durursunuz.


Derler ki buradan görülebilirmiş

Şehir.


Bilmiyorum.


Aşağı bakarsınız. Garip gelir

yukarı bakıyor olmamak; emin olamazsınız

ne gördüğünüzden.

Kimisi şehir bu der; başkaları

daha uzak bir Alem sezer. Kılavuzlar döner.

Omuzlayın çantanızı, giyin ceketinizi.

Buradan aşağı ne bir iz var,

Ne bir amaç, ne bir yol, ne de yollar.

Akşamın o uçsuz bucaksız inişinde

O altın renkli pusulanın ta içinde

Bir kıpırtı, bir ışıltı belki: Dalgalar mı,

Kuleler mi, tepeler mi? Uzak, uzak.

Değişti kayaların dili.

Bilirdim bir zamanlar ne dediklerini.


Ne sürer iniş?