Josephina bir çetin cevize, güç bir erkeğe rastlamak ve yeni yöntemlerle onu baştan çıkartmak istemektedir. Zorlamak, terlemek ve didişmek özlemindedir.
Oysa Ernest London için durum farklıdır. Yıllarca dişiyle tırnağıyla, uykusuz geceler, sancılı gündüzler ve göz nuruyla yarattığı kişiliğinin en gizli kapılarını, sonunda rahatça açabileceği bir kadına rastlamış ve özbenlik hazinelerinin anahtarını ona gururla sunmuştur. O mutludur!
İşte bu noktada erkeklerin güçlü, dayanıklı ve sağlam zırhlarının, kadınlar karşısında nasıl bir beceriksizlik, saflık ve cahillikle düştüğünü anlatmak istedim. Çünkü bu böyledir! Ah bu bütün güçlü erkekler için böyledir!
Halbuki Josephina'yı gizli kapılar ardındaki hazineden çok, kapıları kapalı tutan iradenin gücü ilgilendirmektedir. Asıl oyun, bu irade gücüne karşı, saldırı tekniklerinin altında yatan eğlencedir.
Buket Uzuner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Buket Uzuner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16.5.08
18.4.08
İğne Deliği
Yaşamın kimi yerlerinde, bir iğne deliğinden geçiyor kişi. Geçebilirse ilerliyor, geçemezse yerinde kalıyor. Yerinde saymaksa, geri kalmak değil midir?
Ben, o iğne deliğine sıkıştım kaldım. Bedenim geçti, gelişti, bir kadın oldu ama, beynim hala bir çocuk beyni. Duygusal konularda, o iğne deliğine girdiğim on dört yaşımın kontrolsüzlüğü, yetersizliği ve çaresizliği var ki, konumuma tersliği giderek artan bir güdüklük yaratıyor yaşantımda. Çünkü bedenim büyümesini bitirdi, yaşlanmaya başladı artık -her biyolojik jenerasyonu 25 yıl kabul edersek, çoktan başladım yaşlanmaya- Benimkisi: Uyumsuzluk!
Ben, o iğne deliğine sıkıştım kaldım. Bedenim geçti, gelişti, bir kadın oldu ama, beynim hala bir çocuk beyni. Duygusal konularda, o iğne deliğine girdiğim on dört yaşımın kontrolsüzlüğü, yetersizliği ve çaresizliği var ki, konumuma tersliği giderek artan bir güdüklük yaratıyor yaşantımda. Çünkü bedenim büyümesini bitirdi, yaşlanmaya başladı artık -her biyolojik jenerasyonu 25 yıl kabul edersek, çoktan başladım yaşlanmaya- Benimkisi: Uyumsuzluk!
17.4.08
kadınlar ve erkekler
Beş yaşımdayken 'kadınlar' üzerine düşündüklerim oldukça basitti. Okula giderler, evlenip 'gelin' olurlar, sonra da doğurup 'anne'! Hepsi buydu. 'Anne' olduktan sonra artık olacak bir şey kalmıyor oluşu beni üzmüyor değildi ama, benim elimden bir şey de gelmiyordu. Bunun dışında kadınların neler yapabileceklerine gelince; tuvalet masasının önüne oturur, uzun uzun kendilerine bakar, boyanır, saç tararlar, telefonda uzun uzun iç çekerek konuşurlar, çocuklara kızar, babaya (kocalarına) itiraz ederler, bazen yemek pişirir, eve temizliğe gelen kadına kusur bulurlar, sıkılırlar ve uyurlardı.
Erkeklerin durumu daha değişikti. Onlar evde fazla kalmıyorlardı. Daha çok gülüyor, para kazanıyor, tıraş oluyorbir araya geldiklerinde uzun uzun konuşuyorlardı. Konuştukları konular, kadınlarınkine hiç benzemez, önce sıkıcı gelir, ama önemli duygusu verirdi bana. Kadınların ypıp erkeklerin yapamadığı şeylere gelince: Kadınlar yüzlerini boyayıp küpe takıyorlar, bir de çocuk doğurabiliyorlardı. Buna karşılık sünnet olamıyorlardı. Erkekler sünnet oluyor ve bu yüzden armağanlar alıyor ama etek giyemiyorlar; ama geceleri bile yalnız başlarına sokağa çıkabiliyorlardı. En önemlisi, erkekler ayakta işeyebiliyordu. Sanırım o sıralar beni en çok özendiren, bu sonuncusuydu!
Erkeklerin de ağladığını ilk kez altı yaşımda öğrenmiştim. Annemin uzun bir tatile çıktığı bir yazdı. Babama 'günaydın' demek için, neşeyle yatak odalarına girdiğimde, onu pencerenin pervazına dayanmış, aşağıdaki sokağı seyrederken bulmuştum. Yaklaşınca dudaklarını ısırarak usul usul ağladığını görmüş ve çok korkmuştum. Ben de ağlamaya başlayınca, babam beni fark etmiş, yatıştırmaya çalışmış, dişinin ağrıdığını söylemişti. Hala birinin dişi ağrıdığında, içim cızz eder.
Erkeklerin durumu daha değişikti. Onlar evde fazla kalmıyorlardı. Daha çok gülüyor, para kazanıyor, tıraş oluyorbir araya geldiklerinde uzun uzun konuşuyorlardı. Konuştukları konular, kadınlarınkine hiç benzemez, önce sıkıcı gelir, ama önemli duygusu verirdi bana. Kadınların ypıp erkeklerin yapamadığı şeylere gelince: Kadınlar yüzlerini boyayıp küpe takıyorlar, bir de çocuk doğurabiliyorlardı. Buna karşılık sünnet olamıyorlardı. Erkekler sünnet oluyor ve bu yüzden armağanlar alıyor ama etek giyemiyorlar; ama geceleri bile yalnız başlarına sokağa çıkabiliyorlardı. En önemlisi, erkekler ayakta işeyebiliyordu. Sanırım o sıralar beni en çok özendiren, bu sonuncusuydu!
Erkeklerin de ağladığını ilk kez altı yaşımda öğrenmiştim. Annemin uzun bir tatile çıktığı bir yazdı. Babama 'günaydın' demek için, neşeyle yatak odalarına girdiğimde, onu pencerenin pervazına dayanmış, aşağıdaki sokağı seyrederken bulmuştum. Yaklaşınca dudaklarını ısırarak usul usul ağladığını görmüş ve çok korkmuştum. Ben de ağlamaya başlayınca, babam beni fark etmiş, yatıştırmaya çalışmış, dişinin ağrıdığını söylemişti. Hala birinin dişi ağrıdığında, içim cızz eder.
3.4.08
Mabel
- seni okula yetiştirmem için hemen çıkmamız gerek, dedi yumuşacık.
- kabanımı bulamıyorum.
- arka odaya bak tuna.
arkadaki küçük oda, onun yatak odasıydı, girip kabanıma baktım, yoktu. tam çıkarken yatağın başucundaki komidinin üstünde gümüş bir çerçevede duran bir fotoğraf dikkatimi çekti. renkli, eski bir fotoğrafta iki erkek çocuk beceriksizce dikilmiş, objektife bakıyordu. ada'nın çektiğini aniden anımsadığım bu fotoğrafta ben oniki, aras ondört yaşlarında olmalıydı. aras, fotoğraftan nefret eden insanların hep yaptığı gibi kasılmış, ben şimdi şirin gelen ama o sıralar nefret ettiğimin gözlüklerimin arkasından sivilceli suratımla sırıtıyordum. aras o çocuk halinde bile dikkati çekecek kadar yakışıklı, ben hep çok (!) sevimliydim...
o zaman bir kez daha anladım ve yediğim darbenin şiddetiyle yatağa oturmak zorunda kaldım. tanrım, bu yetişkin kadın, yatağının başucundaki iki çocuğun fotoğrafıyla yaşıyordu hala! iki çocuk! yaşamını bu biri çoktan ölmüş, öbürü beceriksizce ortalarda dolaşan iki oğlan çocuğu yüzünden yaşayamıyordu ada! aras'ın hayaletiyle, benim kararsızlığım bu kızın büyümesine izin vermiyor, üstelik onu özgür de bırakmıyordu(k). ada, kalbini aras'ın öldüğü yaşa kilitlemiş, bir daha açamıyordu. tanrım, bu kız bizi bu kadar çok seviyordu ve bu sevgi yüzünden aslında hiçbirimiz hayatımızı yaşayamıyorduk! neden bu kadar kilitlenmişti üçümüzün yaşamı böyle? neden bir sevgi böyle yük olmuştu gencecik yaşamlarımıza?
- kabanımı bulamıyorum.
- arka odaya bak tuna.
arkadaki küçük oda, onun yatak odasıydı, girip kabanıma baktım, yoktu. tam çıkarken yatağın başucundaki komidinin üstünde gümüş bir çerçevede duran bir fotoğraf dikkatimi çekti. renkli, eski bir fotoğrafta iki erkek çocuk beceriksizce dikilmiş, objektife bakıyordu. ada'nın çektiğini aniden anımsadığım bu fotoğrafta ben oniki, aras ondört yaşlarında olmalıydı. aras, fotoğraftan nefret eden insanların hep yaptığı gibi kasılmış, ben şimdi şirin gelen ama o sıralar nefret ettiğimin gözlüklerimin arkasından sivilceli suratımla sırıtıyordum. aras o çocuk halinde bile dikkati çekecek kadar yakışıklı, ben hep çok (!) sevimliydim...
o zaman bir kez daha anladım ve yediğim darbenin şiddetiyle yatağa oturmak zorunda kaldım. tanrım, bu yetişkin kadın, yatağının başucundaki iki çocuğun fotoğrafıyla yaşıyordu hala! iki çocuk! yaşamını bu biri çoktan ölmüş, öbürü beceriksizce ortalarda dolaşan iki oğlan çocuğu yüzünden yaşayamıyordu ada! aras'ın hayaletiyle, benim kararsızlığım bu kızın büyümesine izin vermiyor, üstelik onu özgür de bırakmıyordu(k). ada, kalbini aras'ın öldüğü yaşa kilitlemiş, bir daha açamıyordu. tanrım, bu kız bizi bu kadar çok seviyordu ve bu sevgi yüzünden aslında hiçbirimiz hayatımızı yaşayamıyorduk! neden bu kadar kilitlenmişti üçümüzün yaşamı böyle? neden bir sevgi böyle yük olmuştu gencecik yaşamlarımıza?
29.2.08
ayrı-lık
kadın giderken kendinden üç parçayı evde bırakıp çıktı. bu, bir kulak, bir burun, bir gözdü.
kadın çıkınca ev tenhalaştı.
burnundan derin derin soluyarak evi dolaşmaya başladı. göz merakla etrafı seyretmeye koyuldu. kulak güçlü bir vakumlu süpürge gibi her tıkırtıyı, her titreşimi emerek perde kıvrımlarından, kitap sayfalarına tek tek dolaşıyordu. kadın kapının dışında bekledi. içeriden gelen soluk sesinden, meraklı bakıştan ve ses emişinden emin olunca ağır ağır merdiveleri indi. bir valizi, bir de el çantası vardı. rahat bir etek, bol bir bluz gitmişti. siyah, düz, uzun saçları vardı. yüzü munch'ün boş suratlı kadınları gibi çıplaktı, oysa hala bir gözü, ağzı ve bir kulağı yerindeydi. bir taksiye el etti. otogara doğru yollandı. otogarın dağınık, kirli, tiksindirici atmosferine, ter kokusuna karışmış ucuz kolonya ve hela kokusuna aldırmadan yirminci perona gitti, bekleyen otobüse bindi. yirmi numaralı koltuğa oturdu. yanındaki koltuk boştu. kadının aklı fikri evdeydi.
kadın çıkınca ev tenhalaştı.
burnundan derin derin soluyarak evi dolaşmaya başladı. göz merakla etrafı seyretmeye koyuldu. kulak güçlü bir vakumlu süpürge gibi her tıkırtıyı, her titreşimi emerek perde kıvrımlarından, kitap sayfalarına tek tek dolaşıyordu. kadın kapının dışında bekledi. içeriden gelen soluk sesinden, meraklı bakıştan ve ses emişinden emin olunca ağır ağır merdiveleri indi. bir valizi, bir de el çantası vardı. rahat bir etek, bol bir bluz gitmişti. siyah, düz, uzun saçları vardı. yüzü munch'ün boş suratlı kadınları gibi çıplaktı, oysa hala bir gözü, ağzı ve bir kulağı yerindeydi. bir taksiye el etti. otogara doğru yollandı. otogarın dağınık, kirli, tiksindirici atmosferine, ter kokusuna karışmış ucuz kolonya ve hela kokusuna aldırmadan yirminci perona gitti, bekleyen otobüse bindi. yirmi numaralı koltuğa oturdu. yanındaki koltuk boştu. kadının aklı fikri evdeydi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)