22.7.10
gülümseme
bu gülümsemeyi bulan aschenbach, onu tehlikeli bir armağan gibi alıp yürüdü. o kadar altüst olmuştu ki, taraçanın ve parterin ışığından kaçmak, hızlı adımlarla arkadaki parkın karanlığına sığınmak zorunda kaldı. hem garip bir şekilde öfkeli hem de müşfik azarlamalarının önüne geçemiyordu: " böyle gülmen doğru değil, tadzio! dinle beni, hiç kimseye bu şekilde gülmek doğru değil!" kendini parktaki kanepelerden birine attı, bitkilerin gecedeki kokusunu, kendinden geçmiş, içine çekti. arkasına yaslanmış, kollarını sarkıtmış, yenik düşmüş ve kat kat ürperişlerle sarılı, özlemin burada yersiz, saçma, ayıp, gülünç, ama yine de kutsal, henüz burada da saygıya değer formülünü fısıldadı: " seni seviyorum!"
17.7.10
üç kere 'heves' deyince saçma gelir
“Bir fıçı mı?” dedi Angel. “İçtiniz mi?”
“Hayır,” dedi Jacquemort. “Bomboşum. Yalnızca hareketlerim, tepkilerim, alışkanlıklarım var. Kendimi doldurmak istiyorum. Bu yüzden psikanaliz yapıyorum. Ama fıçım bir Danaide’ler fıçısı. Sindiremiyorum. Düşüncelerini, komplekslerini, duraksamalarını alıyorum ve elimde hiçbir şey kalmıyor. Sindiremiyorum ya da çok iyi sindiriyorum… aynı şey bu. Kuşkusuz, sözcükleri, zarfları, etiketleri tutuyorum; tutkuların, heyecanların hangi deyimlerin altında sıralandıklarını biliyorum, ama onları duymuyorum.”
“Ya şu deney?” dedi Angel.
…
“…psikanaliz yapacağım kişinin bana her şeyi söylemesi gerekecek. Her şeyi. En kişisel düşüncelerini. En can alıcı sırlarını, gizli inançlarını, kendi kendine bile açıklamayı göze alamadığı şeyi, her şeyi ve gerisini ve onun da ardında olanı. Bunu hiçbir analizci yapmadı. Nereye kadar gidilebileceğini görmek istiyorum. Hevesler ve tutkular istiyorum; başkalarınınkini alacağım. Bugüne kadar bana hiçbir şey kalmamasının nedenini, yeterince ilerlememiş olmama bağlıyorum. Bir kimlik saptama türü geliştirmek istiyorum. Tutkuların var olduğunu bilmek ve onları duymamak; korkunç bir şey bu.”
“İnanın bana,” dedi Angel, “en azından şu istediğiniz pek öyle boş kalmamanızı sağlamaya yeter.”
“Bir şeyin yerine başka bir şey yapmak için en ufak bir nedenim yok,” dedi Jacquemort. “Başkalarından nedenlerini almak istiyorum.”
…
“Sevgili dostum,” dedi Angel, “yinelememe izin verin; heveslenmeye heveslenmek, daha işin başında, yeterli bir tutkudur. Bunun kanıtı da sizi davranmaya itmesidir.”
Psikiyatr kızıl sakalını okşadı ve gülmeye başladı.
“Ama aynı zamanda heveslerin yokluğunu da kanıtlıyor bu,” dedi.
“Hayır,” dedi Jacquemort. “Bomboşum. Yalnızca hareketlerim, tepkilerim, alışkanlıklarım var. Kendimi doldurmak istiyorum. Bu yüzden psikanaliz yapıyorum. Ama fıçım bir Danaide’ler fıçısı. Sindiremiyorum. Düşüncelerini, komplekslerini, duraksamalarını alıyorum ve elimde hiçbir şey kalmıyor. Sindiremiyorum ya da çok iyi sindiriyorum… aynı şey bu. Kuşkusuz, sözcükleri, zarfları, etiketleri tutuyorum; tutkuların, heyecanların hangi deyimlerin altında sıralandıklarını biliyorum, ama onları duymuyorum.”
“Ya şu deney?” dedi Angel.
…
“…psikanaliz yapacağım kişinin bana her şeyi söylemesi gerekecek. Her şeyi. En kişisel düşüncelerini. En can alıcı sırlarını, gizli inançlarını, kendi kendine bile açıklamayı göze alamadığı şeyi, her şeyi ve gerisini ve onun da ardında olanı. Bunu hiçbir analizci yapmadı. Nereye kadar gidilebileceğini görmek istiyorum. Hevesler ve tutkular istiyorum; başkalarınınkini alacağım. Bugüne kadar bana hiçbir şey kalmamasının nedenini, yeterince ilerlememiş olmama bağlıyorum. Bir kimlik saptama türü geliştirmek istiyorum. Tutkuların var olduğunu bilmek ve onları duymamak; korkunç bir şey bu.”
“İnanın bana,” dedi Angel, “en azından şu istediğiniz pek öyle boş kalmamanızı sağlamaya yeter.”
“Bir şeyin yerine başka bir şey yapmak için en ufak bir nedenim yok,” dedi Jacquemort. “Başkalarından nedenlerini almak istiyorum.”
…
“Sevgili dostum,” dedi Angel, “yinelememe izin verin; heveslenmeye heveslenmek, daha işin başında, yeterli bir tutkudur. Bunun kanıtı da sizi davranmaya itmesidir.”
Psikiyatr kızıl sakalını okşadı ve gülmeye başladı.
“Ama aynı zamanda heveslerin yokluğunu da kanıtlıyor bu,” dedi.
16.7.10
2 insan
"e, nasılsın bakalım, anlat!"
"hiç!.. söyledim ya!"
bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. ihtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine , yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu. nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu fenaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi:
"yazı filan yazıyor musun?" dedi.
"ara sıra... şiir, hikaye!"
"bir faydası oluyor mu bari"
"hiç!.. söyledim ya!"
bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. ihtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine , yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu. nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu fenaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi:
"yazı filan yazıyor musun?" dedi.
"ara sıra... şiir, hikaye!"
"bir faydası oluyor mu bari"
1.7.10
The Stone Gods.
"Human beings often display emotion they don't feel. And they often feel emotion they do not display."
That's a discription of me all right. I keep myself locked as a box when it matters, and broken open when it doesn't matter at all.
*
You can change everything about yourself -your name, your home, your skin colour, your gender, even your parents, your private history- but you can't change the time you were born in, or what it is you will have to live through.
That's a discription of me all right. I keep myself locked as a box when it matters, and broken open when it doesn't matter at all.
*
You can change everything about yourself -your name, your home, your skin colour, your gender, even your parents, your private history- but you can't change the time you were born in, or what it is you will have to live through.
27.6.10
Yolgezer
Sam, o gece, hafızasında yaşamının en önemli olaylarından biri olarak kaldığı halde, neler hissettiğini hiçbir zaman ne kelimelerle anlatabildi ne de kendi kendine net olarak hayalinde canlandırabildi. En fazla şöyle diyebiliyordu: “Yani efendim, öyle elma yetiştirsem bahçıvanın hası sayardım kendimi. Ama asıl içime işleyen şarkılarıydı, bilmem anlatabildim mi.”
.
.
“Aynı zamanda şöyle de derler,” diye cevapladı Frodo: Akıl danışmaya elflere gitme; hem evet hem hayır derler.
“Gerçekten öyle mi derler?” diye güldü Gildor. “Elfler iyice düşünmeden nasihat vermez pek; çünkü nasihat, bir bilgeden bir bilgeye verilecek olsa dahi tehlikeli bir armağandır ve her yol kötüye çıkabilir. Fakat ne bekliyordun ki? Bana kendine dair her şeyi anlatmadın; bu durumda ben senden daha iyi bir seçimi nasıl yapabilirim?”
.
.
“Uzun bir yol, karanlığa doğru giden bir yol tutacağımızı biliyorum, ama yüzgeri edemeyeceğimizi de biliyorum. Artık elfleri veya ejderhaları veya dağları görmek değil derdim –ne istediğimi tam olarak bilemiyorum: Fakat her şey bitmeden önce benim yapacağım bir şey var ve her neyse o iş, Shire’da değil, ileride bekliyor. Bunu yapıp bitirmem gerek beyim, bilmem anlatabildim mi.”
.
.
Hey! Hey! Hey! Gidiyorum işte şişeye
Kalbimi avutup derdimi gömmeye.
Yağsın yağmur, essin rüzgar
Gidilecek daha çok yol var,
Ama önce uzanıp ulu bir ağacın altına
Geçsin diye yol vereceğim bulutlara.
.
.
“Aynı zamanda şöyle de derler,” diye cevapladı Frodo: Akıl danışmaya elflere gitme; hem evet hem hayır derler.
“Gerçekten öyle mi derler?” diye güldü Gildor. “Elfler iyice düşünmeden nasihat vermez pek; çünkü nasihat, bir bilgeden bir bilgeye verilecek olsa dahi tehlikeli bir armağandır ve her yol kötüye çıkabilir. Fakat ne bekliyordun ki? Bana kendine dair her şeyi anlatmadın; bu durumda ben senden daha iyi bir seçimi nasıl yapabilirim?”
.
.
“Uzun bir yol, karanlığa doğru giden bir yol tutacağımızı biliyorum, ama yüzgeri edemeyeceğimizi de biliyorum. Artık elfleri veya ejderhaları veya dağları görmek değil derdim –ne istediğimi tam olarak bilemiyorum: Fakat her şey bitmeden önce benim yapacağım bir şey var ve her neyse o iş, Shire’da değil, ileride bekliyor. Bunu yapıp bitirmem gerek beyim, bilmem anlatabildim mi.”
.
.
Hey! Hey! Hey! Gidiyorum işte şişeye
Kalbimi avutup derdimi gömmeye.
Yağsın yağmur, essin rüzgar
Gidilecek daha çok yol var,
Ama önce uzanıp ulu bir ağacın altına
Geçsin diye yol vereceğim bulutlara.
15.6.10
Kitap Okurken Not Tutmak.
kitaplara ithaflar yazmak, beğenilen satırların altını çizmek, sayfaların kenarlarına düşüncelerini yazmak selim'e kendini elevermek, insanların ortasında çırılçıplak kalmak gibi geliyordu. insanların kitaplara birtakım çizgiler çizmeye kelimeler yazmaya hakkı yoktu. herkesin düşünebileceği satırları yazmak saçmaydı. her insanın kendine özgü düşünceleri gizli kalmalıydı, yalnız kendi bilmeliydi bunları..
6.6.10
Kuş Kadınlar.
birlikte yaşayamayız çünkü benim bir sorunum var: yalnız yaşamak zorundayım yoksa eriyip giderim. sana kapılarımı kapatmakla ilgisi yok bunun, psikolojik bir korunma güdüsü o kadar. seni istemediğimden değil, yalnızca seni istemekten, sonunda kendimi kaybetmekten korkuyorum. onun için lütfen bunu benim genel sorunlarımın bir parçası olarak gör, çünkü yaşamımı bohçalı teyze olarak sürdürmek zorundayım.
4.6.10
Yüksek Sesle Anlat Hikayeni.
Yoksullar arasında hikaye anlatılmasının sırrı, hikayelerin başka yerlerde de dinlenmesiyle, belki de birisinin ya da birilerinin hayatının anlamının ne olduğunu hikayeciden ya da hikayenin kahramanlarından daha iyi bilebileceği inancından kaynaklanır. Muktedirler hikaye anlatamaz: Böbürlenme hikayenin zıttıdır ve anlatı ne denli yumuşak olursa olsun, pervasız olmalıdır; günümüzde muktedirler tedirginlik içinde yaşar.
Hikayeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. Ve bu inanç uğruna kadınlar, erkekler, çocuklar tarihin belirli bir anında insanüstü bir şiddetle savaşırlar.
Hikayeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. Ve bu inanç uğruna kadınlar, erkekler, çocuklar tarihin belirli bir anında insanüstü bir şiddetle savaşırlar.
1.6.10
insanın öyküsü
Sinek genişçe bir su damlasının ortasında çırpınıyordu. Kurtulmak için kenara gittikçe su da onunla birlikte yayılıyordu. Hareketi su damlasının gösterdiği şekil değişikliklerinden anlaşılıyordu. Gücü tükenene dek sudan çıkmaya çalışacaktı. Sanki su yayılmak için onu kullanıyordu.
Not: Sinek "insanlık" için bir simge olsa da, bu öyküdeki sineğin gerçek bir sinekle ilişkisi vardır.
...
B.
Gözlerini açtı.
Her şeyi elde etmeye, her şeyi kavramaya, her şeyi aşmaya, her şeye egemen olmaya, her şeyi bilmeye, her şeyi düşünmeye, her şeyi yapmaya çalıştı. Elmalarla armutları topladı, aydınlığı gözden çıkardı, başını eksiklere çarptı, dünyayı sonsuza böldü.
Sonuç hep sıfırdı.
Yorgunluktan canı çıkmış, her şey saçma diyebildi ancak. Kuruyan bir denizin son damla suyu gibiydi bu söz dudaklarında.
D.
Gözlerini açtı.
Dünyaya tüm dinginliğiyle baktı, her şey saçma dedi. Kaynağından yeni çıkmış derenin berrak sularında yıkandı.
Yeryüzünde bir yaprak gibi hafif, bir dağ keçisi gibi çevik, bir ayna gibi kendinden habersiz dolaşmaya başladı.
23.5.10
Korkuyu Beklerken.
ben yoktum; hatta ben yokum, olmadım diyemeyecek bir yerdeyim; kelimeler bile yan yana gelerek beni tanımlamak istemezlerdi. ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı! çok insan için söylendi, sana da uygulanabilir denilseydi. (bu sözleri başkalarıyla paylaşmaya razıydım. başka çarem yoktu.) kendime gerçekten acıyabilseydim, gerçekten ümitsiz olsaydım. sonra yavaş yavaş, adım adım doğrulurdum.
27.4.10
rio de janeiro ve melez kadınları
neden seçtim bana öldüresiye düşman bu kenti? insan acısından lif lif dokunmuş kırmızı peleriniyle benliğimi sarıp sarmalayan, keskin dişlerini karnaval maskelerinin ardına gizleyen rio de janeiro'yu?.. yalnızca tek bir şey adına güvenli suları terk eder, kendi köklerimizi keseriz. adem'in, uğruna ölümsüzlüğü teptiği tek şey adına: BİLİNMEYEN.
.
.
.
.
.
.
.
.
çetin cevizdir rio'nun melez kadınları. yatağa atmak istedikleri erkekleri baştan aşağı süzmekten, mavi mavi, çipil çipil bakan turistleri elle taciz etmekten, sokağın ortasında işemekten çekinmezler.bağıra çağıra konuşur; saç saça, baş başa kavgaya tutuşur; polislere, otobüs şoförlerine, patronlarına, kocalarına kafa tutarlar.belki bu yüzden, şiddet ve aids kurbanları sıralamasında dünya birinciliğini kimselere kaptırmazlar. tek odada üç kuşak büyüdüklerinden, cinsellikleri utanma sıkılma tanımaz. daha on beşini çıkarmadan, aşk gecesi yadigarı bir bebekle kalakaldıklarında, ne kin tutarlar, ne de yas. her yeni düş kırıklığında, her yüzüstü bırakılışta, her çocukta kadınlıkları daha bir pekişir sanki. kadından başka bir şey olmalarına izin verilmeyen bu kentte, onlar da sonuna dek kadın olmuşlardır, SALT KADIN...
bir ömür boyu ölümle samba yapan, kara tenli, kara gözlü, kara saçlı mulata... onun kopkoyu, depderin, silinemez karanlığı bedenindedir. yalnızca bedeninde... ruhu yoktur çünkü. çoktan elinden alınmıştır.
.
.
.
.
.
.
.
.
çetin cevizdir rio'nun melez kadınları. yatağa atmak istedikleri erkekleri baştan aşağı süzmekten, mavi mavi, çipil çipil bakan turistleri elle taciz etmekten, sokağın ortasında işemekten çekinmezler.bağıra çağıra konuşur; saç saça, baş başa kavgaya tutuşur; polislere, otobüs şoförlerine, patronlarına, kocalarına kafa tutarlar.belki bu yüzden, şiddet ve aids kurbanları sıralamasında dünya birinciliğini kimselere kaptırmazlar. tek odada üç kuşak büyüdüklerinden, cinsellikleri utanma sıkılma tanımaz. daha on beşini çıkarmadan, aşk gecesi yadigarı bir bebekle kalakaldıklarında, ne kin tutarlar, ne de yas. her yeni düş kırıklığında, her yüzüstü bırakılışta, her çocukta kadınlıkları daha bir pekişir sanki. kadından başka bir şey olmalarına izin verilmeyen bu kentte, onlar da sonuna dek kadın olmuşlardır, SALT KADIN...
bir ömür boyu ölümle samba yapan, kara tenli, kara gözlü, kara saçlı mulata... onun kopkoyu, depderin, silinemez karanlığı bedenindedir. yalnızca bedeninde... ruhu yoktur çünkü. çoktan elinden alınmıştır.
ben
İnsanların düşünce şeklinde çok garip, çok korkunç bir hata var. Bu hata nedir? Bilemiyoruz, fakat içimizde sonsuz bir mücadele var, bunu meydana çıkarmak için yapılan bir mücadele bu.
Bugün Altın Kız aniden durarak dediler ki:
"Biz sizi se.. seviyoruz."
Fakat hemen kaşlarını çatıp başını salladılar. Bize bir yardım arıyormuş gibi bakıyorlardı.
"Hayır," diye fısıldadılar, "İfade etmek istediğimiz bu değildi."
Sustular. Sonra tekrardan yavaş yavaş sayıklarmış gibi konuşmaya başladılar. Konuşmayı ilk defa öğrenen bir çocuk gibi kelimelerin üzerinde teker teker durarak konuşuyorlardı:
"Biz biriz... yalnızız... ve tekiz... ve biz bir olan sizi seviyoruz... yalnız olan... ve tek olan..."
Birbirimizin gözlerine bakarak bir sihrin bir an için bize dokunduğunu fakat bizi beyhude yere heyecanlandırarak uçup gittiğini anladık.
Kıvranıyorduk... Bulamadığımız bir kelime için kıvranıyorduk...
sen misin
Albino kedi Ed ile "minik Ed'imi yakalayacağım" adıyla bilinen bir oyun oynardım; Ed koltuğun, yatağın altına, ön taraftaki odaya kaçardı. Çocukların sevdiği bir oyundur bu, kıkırdayıp koşuşurlar. "Yakalayamazsın. Yakalayamazsın işte" Calio Jane bu oyunu oynamaya bayılır. Cezayir'deki evde Billy'yle bu oyunu oynardık: "Nerede benim Willy'm?"
Bir düşte 4664 Pershing Avenue'deki doğduğum evdeyim. İkinci kattaki eski yatak odamın girişinde bekleyen küçük sarışın bir çocukla karşılaşıyorum. "Sen Billy misin?" diye soruyorum.
"Beni seven insanlar için herkes olabilirim," diyor.
9.4.10
macera
... dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünya'nın şahidi olmaktı.
28.3.10
düşü ne biliyorum.
kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?
gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?
yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.
yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler marketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle
ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?
gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?
yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.
yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler marketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle
ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!
17.3.10
Aşk Üzerine.

olgun bir aşkı olgunlaşmamışından ayıran da budur. her açıdan daha çok yeğlenir olgun aşk, her insanın doğasında iyinin de kötünün de bulunduğu bilincini taşır, ülküleştirmeyi reddeder, kıskançlıktan, maçoluktan ve aşırı tutkudan uzak, cinsel boyutu da olan bir arkadaşlık biçimidir, iyidir, hoştur, huzur doludur ve karşılıklıdır. olgunlaşmamış ilişki ise (yaşla ilgisi yoktur bunun) ülküleştirme ile dışkırıklığı kargaşası arasında gidip gelir, haz ve güzellik ölümcül bir bulantıya dönüşebilir, insanın aradığı çözümü sonunda bulduğu duygusuyla o güne dek kendini hiç o denli boşlukta hissetmemesi gibi duygular atbaşı gider. olgun olmayan aşkların mantıklı sonucu (mutlak sonucu) simgesel ya da gerçek bir ölümdür. olgun aşklar ise evlilikle doruğuna çıkarak ölümü alışkanlıklarla engellemeye girişir. (pazar gazeteleri, ütülenen pantolonlar, uzaktan kumandalı ev alet edevatı gibi.)
15.3.10
Hiç'e Alışkan
- Bak, odaya girer girmez, "Tez elden bir kahve pişireyim," dedim. Halbuki niçin kahve içeriz? Hiç düşündün mü, Nuri Usta? Tadı için, desen, değil. Tadı için kahve içeceğine limonata iç... Kokusu için mi? O da değil. Turunç şerbetinin yanında bu bulaşık suyunun kokusu nedir ki?.. Sinirleri tembih edermiş. Laf!.. Rakı ne güne duruyor?.. Hazımmış. Palavra... Yemeklerden sonra elma ye!.. Öyleyse niçin şu meredi içeriz? Çünkü, evvela, biz kahve içmesek kahveciler kahvelerini kime satacaklar? Sonra, alışkanlık denen nesneyi bilir misin, Nuri Usta? Bilir misin ki, insanoğlunun hem en büyük kuvveti hem en büyük kepazeliği bu alışkanlık denen nesnedir!.. Biz kahve değirmeniyle, kahve cezvesiyle, kahvesiyle, eviyle, minderiyle, hukukuyla, felsefesiyle kendimize bir ikinci dünya yaratırız. Sonra bu yarattığımız dünyanın esiri oluruz. Başlar o bizi yaratmaya.
Artık o eskiyip onun içinden bir yenisini doğurana kadar bir kavga, bir gürültü... Aslanı kafese alıştırmak için onu yavruyken tutup içeri atarlar... Bizi kırk yaşında kafese koysalar, üçüncü günü yerimize alışırız. Ve on sene kafeste kaldıktan sonra dışarı salsalar, on yıl yattığımız yeri üç haftada unutuveririz... Bilir misin ki, Nuri Usta...
.
.
.
Nuri Ustanın anası birdenbire söze karıştı :
- Cemal Bey oğlum, dedi, sen çok okudun mu?
- Eh, biraz, daha da okuyorum...
Ustanın anası aynı çocuk merakıyla sordu :
- Okuyacak, okuyacaksın da, sonra ne olacak?
- Dünyayı anlayacağım.
- Sonra ne olacak? Diyelim okudun, okudun, dünyayı anladın. Sonra ne olacak?
Cemal birdenbire cevap veremedi. Vaktinden önce beyazlanmış hissini veren başına kırmızı oyalı mavi bir yemeni sarmış olan bu kadının önünde, bu eski kamacı ustasının dul karısı karşısında Cemal'in kalın sesindeki istihza ilk defa pürüzlendi :
- Hiç, dedi...
Nuri Usta, "Hiç" diyenin yüzüne hayretle baktı. Ve ilk defa, bu hayranı olduğu adamda bir şeyin, bir şeylerin eksikliğini anladı.
Artık o eskiyip onun içinden bir yenisini doğurana kadar bir kavga, bir gürültü... Aslanı kafese alıştırmak için onu yavruyken tutup içeri atarlar... Bizi kırk yaşında kafese koysalar, üçüncü günü yerimize alışırız. Ve on sene kafeste kaldıktan sonra dışarı salsalar, on yıl yattığımız yeri üç haftada unutuveririz... Bilir misin ki, Nuri Usta...
.
.
.
Nuri Ustanın anası birdenbire söze karıştı :
- Cemal Bey oğlum, dedi, sen çok okudun mu?
- Eh, biraz, daha da okuyorum...
Ustanın anası aynı çocuk merakıyla sordu :
- Okuyacak, okuyacaksın da, sonra ne olacak?
- Dünyayı anlayacağım.
- Sonra ne olacak? Diyelim okudun, okudun, dünyayı anladın. Sonra ne olacak?
Cemal birdenbire cevap veremedi. Vaktinden önce beyazlanmış hissini veren başına kırmızı oyalı mavi bir yemeni sarmış olan bu kadının önünde, bu eski kamacı ustasının dul karısı karşısında Cemal'in kalın sesindeki istihza ilk defa pürüzlendi :
- Hiç, dedi...
Nuri Usta, "Hiç" diyenin yüzüne hayretle baktı. Ve ilk defa, bu hayranı olduğu adamda bir şeyin, bir şeylerin eksikliğini anladı.
14.2.10
4.1.10
sadece bir an
bildik bir dağı seyrederken, bir kez daha tekrarlanması mümkün olmayacak kimi anlar yaşanır. o ana mahsus ışık, belirli bir ısı derecesi, rüzgar ve mevsim gibi unsurların etkisi söz konusudur. dünyaya yedi kez gelseniz de, dağı bir daha aynı şekilde göremezsiniz; kahvaltı ederken masadan karşıya yöneltilen anlık bir nazar kadar kendine özgüdür yüzü. dağ hep aynı yerde durur, hatta ölümsüz olduğu düşünülebilir; ama onu iyi tanıyanlar için asla kendini tekrarlamaz. bambaşka bir zaman boyutuna sahiptir.
2.1.10
uyku.
30.12.09
Pis Moruk

otur Stirkoff.
sağolun efendim.
ayaklarını uzatabilirsin.
çok lütufkarsınız, efendim.
Stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve kurtuluş hakkı üzerinde de. doğru mu bu Stirkoff?
evet, efendim.
dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence?
hiç sanmam, efendim.
öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? kendini kötü mü hissediyorsun?
son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. delirdiğimi düşünüyorum.
fazlaca mı içiyorsun, Stirkoff?
elbette, efendim.
çükünle oynar mısın?
sürekli, efendim.
nasıl?
anlayamadım, efendim?
yani nasıl bir yöntem uygularsın?
dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı dar ağızlı bir vazoya döküyorum. müzik olarak da Vaughn Williams ya da Darius Milhaud yeğlerim.
cam m?
hayır .m
yahu vazoyu soruyorum, cam mı?
değil, efendim.
hiç evlendin mi?
birkaç kez.
evliliklerinde ters giden neydi, Stirkoff?
her şey, efendim.
hayatının en iyi sevişmesini anlat.
dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı...
tamam, tamam!
öyledir, efendim.
daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın?
evet, efendim.
baban kötü bir insan mıydı?
bilmiyorum, efendim.
ne demek bilmiyorum?
yani kıyaslamak güç, efendim. sadece bir babam oldu.
benimle kafa mı buluyorsun, Stirkoff?
hayır, efendim: dediğiniz gibi, adalet yoktur.
baban seni döver miydi?
sıra ile döverlerdi, efendim.
hani bir baban vardı?
herkesin bir babası vardır, efendim. ben annemi kastetmiştim. o da kendi payına döverdi.
seni sever miydi?
kendinin bir uzantısı olarak, evet.
sevgi başka nedir ki?
iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez. kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.
tereyağlı kızarmış ekmeğe AŞIK olabileceğini mi söylüyorsun, Stirkoff?
her zaman değil, efendim. bazı sabahlarda, güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki. aşk habersiz gelir gider.
bir insanı sevmek mümkün mü sence?
iyi tanımadığınız biri ise belki. ben insanları pencereden seyretmeyi severim.
sen bir korkaksın, Stirkoff.
kesinlikle, efendim.
nedir senin korkak tanımın?
bir insanla silahsız dövüşmeden önce tereddüt eden kimse.
peki cesur kime denir?
aslanın ne olduğunu bilmeyene.
herkes bilir aslanın ne olduğunu.
herkes aslanın ne olduğunu bildiğini sanar, efendim.
budala tanımın nedir?
zaman ve kan ziyan edildiğinin farkında olmayan kimse.
bilge diye kime denir o zaman?
bilge insan yoktur, efendim.
öyleyse budala da yoktur. gece olmazsa gündüz olmaz. siyah olmazsa beyaz olmaz.
özür dilerim, efendim. ben her şeyin neyse o olduğu kanısındayım. başka şeylere bağımlı olmaksızın.
o dar ağızlı vazolara fazla girip çıkmışsın sen, Stirkoff. her şeyin zaten olması gerektiği hibi olduğunu anlamıyor musun? yanlış diye bir şey yoktur.
anlıyorum, efendim. olan olmuştur.
kelleni vurdursam ne dersin?
bir şey diyemem, efendim.
demek istediğim şu: kelleni vurdursam ben İRADE sense HİÇ olursun.
başka bir şey olurdum, efendim.
benim SEÇİMİM doğrultusunda.
ikimizin de, efendim.
rahat et! rahat et! uzat ayaklarını.
çok lütufkarsınız, efendim.
hayır, ikimiz de lütufkarız.
elbette, efendim.
demek delirdiğini hissediyorsun, Stirkoff? peki delirdiğini hissettiğin zaman ne yaparsın?
şiir yazarım.
şiir delilik midir?
şiir olmayan her şey deliliktir.
yani.
çirkinlik deliliktir.
çirkin nedir?
kişiye göre değişir.
delilik gerekli midir?
vardır.
gerekli midir?
bilmiyorum, efendim.
çok şey biliyormuş havalarındasın, Stirkoff. bilgi nedir?
mümkün olduğunca az şey bilmektir.
ne demek o?
bilmiyorum, efendim.
bir köprü inşa edebilir misni?
hayır.
silah üretebilir misin?
hayır.
ikisi de bilgi ürünüdür.
köprü köprüdür. silah da silah.
kelleni vurduracağım, Stirkoff.
sağolun, efendim.
niye?
beni motive ettiğiniz için. motivasyon sıkıntısı çekiyorum, efendim.
ben ADALET'im.
belki.
ben ÜSTÜN'üm. işkenceye yatıracağım seni. çığlıklar atacaksın. ölümünü dileneceksin.
şüphesiz efendim.
ben senin efendinim, anlamıyor musun?
beni yönetebilirsiniz. ama yapacağınız şeyler yapılabilir şeyler olmaktan öteye gitmeyecektir.
zekice konuşuyorsun ama işkence altında bu kadar zeki olamayacaksın.
sanmıyorum, efendim.
bana bak. Darius Milhaud, Vaughn Williams dinlemek de ne oluyor? Beatles'ı duymadın mı?
onları herkes bilir, efendim.
onları sevmez misin?
onlardan nefret etmem.
nefret ettiğin bir şarkıcı var mı?
şarkıcılardan nefret edilmez.
şarkı söylemeye çalışan birinden?
Frank Sinatra.
neden?
hasta bir toplumun depreşmesine neden olduğu için.
gazete okur musun?
sadece bir gazete.
hangisi?
AÇIK KENT.
GARDİYAN! BU ADAMI İŞKENCE ODASINA GÖTÜRÜN. HEMEN İŞKENCEYE BAŞLAYIN!
efendim, son bir istekte bulunabilir miyim?
evet.
vazomu yanıma alabilir miyim?
hayır, bana lazım.
efendim?
el koyuyorum. zapta geçsin. gardiyan bu sersemi derhal götür! ve bana biraz şey getir...
ne, efendim?
altı yumurta ile yarım kilo kıyma.
gardiyan mahkumu dışarı çıkarır. kral öne eğilip düğmeye basar. Vaughn Williams çalmaya başlar teypte. bitli bir köpek güneşin altında titreşen harikulade bir limon ağacına işerken dünya dönmeye devam eder.
25.12.09
"Ben Yine Dünyanın Oldum"

FAUST: Eyvah!.. Sevimli gök ışığının bile, renkli camlardan bulanarak geçebildiği bir zindanda, bu uğursuz karanlık duvar deliğinde miyim hala! Kurtlarca kemirilmiş, tozlanmış kitap yığınlarının tavana kadar yükseldiği, sararmış kağıtların kuşattığı bu delikte miyim? Bardaklar, kutular ve dedelerden kalma kırık döküklerle ağzına kadar dolu şu odada mıyım hala! Bu da bir dünya ha! Bunun adına da dünya diyorlar öyle mi!.. Sonra da yüreğin neden korkularla burkuluyor ve neden anlaşılmaz bir acı bütün yaşama ataklarını önlüyor diye hala soruyor musun? Tanrı insanı canlı doğa içinde yaşasın diye yarattığı halde, seni dumanlar arasında, kokuşmuş hayvan iskeletleri ve ölü kemikleri kuşatıyor.
.
.
.
Aradığım burada ha?
İnsanların her yerde çile çektiklerini ve yalnızca bir-iki kişiyle sınırlı insanların mutlu olduğunu binlerce kitaptan mı öğreneceğim?
Boş kafatası, karşımda niye sırıtıyorsun?
Senin beyninin de, benimki gibi, bir zamanlar, acıyla günışığını aradığını ve akşam karanlığında gerçeği arama arzusuyla, yolundan çıktığını mı söylemek istiyorsun?
.
.
.
BÜYÜCÜ KADIN: Neredeyse delireceğim. Demek şeytan hazretlerini, yine burada görüyorum!
MEFİSTO: Kadın, bu adı ağzına almanı yasaklıyorum.
BÜYÜCÜ KADIN: Niye, ne yaptı size?
MEFİSTO: O çoktan masal kitaplarına geçti. Ama bu, insanların durumunu iyileştirmedi. Kötülükten kurtuldular, ama kötüler yine yerinde kaldı. Bana, Baron hazretleri dersin, olur biter. Ben de diğer soylular gibi soyluyum. Bundan şüphe edemezsin. Bak işte şu sancak, şu da arma.
.
.
.
FAUST: Zavallı şeytan, ne verebilirsin ki bana?
.
.
.
Aradığım burada ha?
İnsanların her yerde çile çektiklerini ve yalnızca bir-iki kişiyle sınırlı insanların mutlu olduğunu binlerce kitaptan mı öğreneceğim?
Boş kafatası, karşımda niye sırıtıyorsun?
Senin beyninin de, benimki gibi, bir zamanlar, acıyla günışığını aradığını ve akşam karanlığında gerçeği arama arzusuyla, yolundan çıktığını mı söylemek istiyorsun?
.
.
.
BÜYÜCÜ KADIN: Neredeyse delireceğim. Demek şeytan hazretlerini, yine burada görüyorum!
MEFİSTO: Kadın, bu adı ağzına almanı yasaklıyorum.
BÜYÜCÜ KADIN: Niye, ne yaptı size?
MEFİSTO: O çoktan masal kitaplarına geçti. Ama bu, insanların durumunu iyileştirmedi. Kötülükten kurtuldular, ama kötüler yine yerinde kaldı. Bana, Baron hazretleri dersin, olur biter. Ben de diğer soylular gibi soyluyum. Bundan şüphe edemezsin. Bak işte şu sancak, şu da arma.
.
.
.
FAUST: Zavallı şeytan, ne verebilirsin ki bana?
21.12.09
Kuzu
Dünya'daki müzik eleştirmenleri haklı olabilir. Ama ben, zevkimin yerine insanlığın bir ağızdan aldığı kararları koymayacağım. Eğer bir şeyi beğenmezsem, beğenmem. Hepsi bu kadar. Ve türümün birçokları bir şeyi beğeniyor-ya da beğendiklerini sanıyorlar- diye aynı şeyi beğenmem için hiçbir neden yok. Beğendiğim ya da beğenmediğim şeylerde modayı izleyemem.
13.12.09
rüya
çok basit bir şey arıyor: senin beni aramanı,
itirazım yok, sürdürecek bana itirazını,
senin aradığın gibi aramıyorum, ben, seni,
aradığım, beni, istediğim şekilde arıyor.
çok basit, ben, bunu bana, sen göstereceksin,
aradığın gibi aradıkça bekleyeceğim, seni,
gelen neyse, götürüp göster, beni,
aradığım yerde, beni, bulup döneceğim.
çok basit, aradığım saf, sende yok, değilsin bende,
sen gel, bul beni, uykudayım ben, sende,
uykumda uyutuyordun, beni, benden,
gel benim uykumda uyu, sen, beni arıyorsun.
çok basit, senin uykunu, uyutacak, bana,
kime olduğunu bilmeden aşık oluyorum sana,
aradığını anlamadı, biri, beni,
uyut onu, gösterme, tekrar herkese.
tekrar başa dönmek istiyorum,
yat, unutmak istiyorsan, yat, öyleyse, unut,
yanında, bilen, bilebilen var mı senin,
uyuyorsun sen, beni, artık unut.
tekrar, tekrar, tekrar,
baştan başlamak istiyorum.
tekrar, tekrar, tekrar,
dursun, durmayan.
tekrar, tekrar, tekrar,
kaçıp, kovalayan.
çok basit bir şey arıyor: senin beni aramanı,
itirazım yok, sürdürecek bana itirazını,
senin aradığın gibi aramıyorum, ben, seni,
aradığım, beni, istediğim şekilde arıyor.
çok basit, ben, bunu bana, sen göstereceksin,
aradığın gibi aradıkça bekleyeceğim, seni,
gelen neyse, götürüp göster, beni,
aradığım yerde, beni, bulup döneceğim.
çok basit, aradığım saf, sende yok, değilsin bende,
sen gel, bul beni, uykudayım ben, sende,
uykumda uyutuyordun, beni, benden,
gel benim uykumda uyu, sen, beni arıyorsun.
çok basit, senin uykunu, uyutacak, bana,
kime olduğunu bilmeden aşık oluyorum sana,
aradığını anlamadı, biri, beni,
uyut onu, gösterme, tekrar herkese.
tekrar başa dönmek istiyorum,
yat, unutmak istiyorsan, yat, öyleyse, unut,
yanında, bilen, bilebilen var mı senin,
uyuyorsun sen, beni, artık unut.
tekrar, tekrar, tekrar,
baştan başlamak istiyorum.
tekrar, tekrar, tekrar,
dursun, durmayan.
tekrar, tekrar, tekrar,
kaçıp, kovalayan.
10.12.09
Ayna Öyküsü
Bir zamanlar zihinsel yetenekleriyle para kazanmak isteyen genç bir şair vardı.
İyi bir şairdi.
Gerçek bir şair olduğu için de, tabii ki, kol emeğine sayanan işlerde çalışıyordu -garsonluk, tezgâhtarlık, kuryelik gibi.
Gerçek bir şairin yapıtlarıyla para kazanması mümkün değildi.
Ve kendi zekasında bir insanın bu saçma işlerde çalışmamak için yapabilecei bir şeyler olması gerektiğini düşündü.
Bir dansçı arkadaşından siyah bir balet mayosu ödünç aldı ve kafasına, bir keşiş pelerinine benzeyen ağır siyah bir kumaş örttü. Yüzünden biraz daha büyük olan oval bir ayna alıp yüzünün önüne yerleştirdi. Ama bu sıradan bir ayna değil, tek yönlü bir aynaydı.
Bir taraftan bakıldığında cam, öbür taraftan bakıldığında ayna olanlardandı. Aynayı yüzünün önüne yerleştirdi, böylece o herkesi görebilirken, ona bakanlar yanlızca kendi yüzlerinin yansımasını görebilecekti.
Bir gece kulübüne gitti ve kahin olarak çalışmaya başladı.
Bir falcı olarak.
Yüzünde aynası olduğu zaman utangaçlığının geçtiğini fark etti.
Aynı kulüpte çalışan bir kız, bir striptizci vardı.
Siyah ışıkta dans ediyordu.
Mor ötesi ışıkta.
Birbirlerine aşık oldular.
Ama şair ne kıza nasıl yaklaşabileceğini ne de kızın ona karşı ilgisi olduğunu biliyordu.
Bir akşam, kızın arkasında bir şeyler saklayarak boş dans pistinden ona doğru yürüdüğünü görür, kızın elindekinin ne olduğunu göremez.
Kız masasına oturur ve...
Vaay! İşte tam karşısındadır!
Üzerinde kostümü ve aynası olduğundan, rahatça konuşur!
Tam kendini ve aşkını ifade etmek üzereyken, kız ona, "Bak!" der, "Geleceğimi söylemeni istemiyorum. Kendim hakkında da bir şey öğrenmek istemiyorum. Seni tanımak istiyorum!"
Tam o sırada kız arkasında sakladığı ve makyaj masasından getirdiği için bir yüzden birazcık daha büyük olan oval aynayı çıkarır ve adamın yüzündeki aynasının karşısına tutar ve "Ne görüyorsun?" diye sorar.
...
Hiçbir şey söylemiyor.
Kız aynayı alıp "Bir şey söyle!" diyor.
Ama o, tek kelime söylemiyor.
Kız kolunu çekiştirip "Orada öyle durma, bir şey söyle!" diyor.
Ama o, kıpırdamıyor.
On yedi yıldır da kıpırdamadı.
Hala aynı pozisyonda oturuyor, bir akıl hastanesinde katatonik; damardan besleniyor, altına yapıyor ve dış dünyayla ilişkisi tamamen kopmuş durumda.
...
İyi bir şairdi.
Gerçek bir şair olduğu için de, tabii ki, kol emeğine sayanan işlerde çalışıyordu -garsonluk, tezgâhtarlık, kuryelik gibi.
Gerçek bir şairin yapıtlarıyla para kazanması mümkün değildi.
Ve kendi zekasında bir insanın bu saçma işlerde çalışmamak için yapabilecei bir şeyler olması gerektiğini düşündü.
Bir dansçı arkadaşından siyah bir balet mayosu ödünç aldı ve kafasına, bir keşiş pelerinine benzeyen ağır siyah bir kumaş örttü. Yüzünden biraz daha büyük olan oval bir ayna alıp yüzünün önüne yerleştirdi. Ama bu sıradan bir ayna değil, tek yönlü bir aynaydı.
Bir taraftan bakıldığında cam, öbür taraftan bakıldığında ayna olanlardandı. Aynayı yüzünün önüne yerleştirdi, böylece o herkesi görebilirken, ona bakanlar yanlızca kendi yüzlerinin yansımasını görebilecekti.
Bir gece kulübüne gitti ve kahin olarak çalışmaya başladı.
Bir falcı olarak.
Yüzünde aynası olduğu zaman utangaçlığının geçtiğini fark etti.
Aynı kulüpte çalışan bir kız, bir striptizci vardı.
Siyah ışıkta dans ediyordu.
Mor ötesi ışıkta.
Birbirlerine aşık oldular.
Ama şair ne kıza nasıl yaklaşabileceğini ne de kızın ona karşı ilgisi olduğunu biliyordu.
Bir akşam, kızın arkasında bir şeyler saklayarak boş dans pistinden ona doğru yürüdüğünü görür, kızın elindekinin ne olduğunu göremez.
Kız masasına oturur ve...
Vaay! İşte tam karşısındadır!
Üzerinde kostümü ve aynası olduğundan, rahatça konuşur!
Tam kendini ve aşkını ifade etmek üzereyken, kız ona, "Bak!" der, "Geleceğimi söylemeni istemiyorum. Kendim hakkında da bir şey öğrenmek istemiyorum. Seni tanımak istiyorum!"
Tam o sırada kız arkasında sakladığı ve makyaj masasından getirdiği için bir yüzden birazcık daha büyük olan oval aynayı çıkarır ve adamın yüzündeki aynasının karşısına tutar ve "Ne görüyorsun?" diye sorar.
...
Hiçbir şey söylemiyor.
Kız aynayı alıp "Bir şey söyle!" diyor.
Ama o, tek kelime söylemiyor.
Kız kolunu çekiştirip "Orada öyle durma, bir şey söyle!" diyor.
Ama o, kıpırdamıyor.
On yedi yıldır da kıpırdamadı.
Hala aynı pozisyonda oturuyor, bir akıl hastanesinde katatonik; damardan besleniyor, altına yapıyor ve dış dünyayla ilişkisi tamamen kopmuş durumda.
...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
