30.12.09
Pis Moruk
otur Stirkoff.
sağolun efendim.
ayaklarını uzatabilirsin.
çok lütufkarsınız, efendim.
Stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve kurtuluş hakkı üzerinde de. doğru mu bu Stirkoff?
evet, efendim.
dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence?
hiç sanmam, efendim.
öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? kendini kötü mü hissediyorsun?
son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. delirdiğimi düşünüyorum.
fazlaca mı içiyorsun, Stirkoff?
elbette, efendim.
çükünle oynar mısın?
sürekli, efendim.
nasıl?
anlayamadım, efendim?
yani nasıl bir yöntem uygularsın?
dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı dar ağızlı bir vazoya döküyorum. müzik olarak da Vaughn Williams ya da Darius Milhaud yeğlerim.
cam m?
hayır .m
yahu vazoyu soruyorum, cam mı?
değil, efendim.
hiç evlendin mi?
birkaç kez.
evliliklerinde ters giden neydi, Stirkoff?
her şey, efendim.
hayatının en iyi sevişmesini anlat.
dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı...
tamam, tamam!
öyledir, efendim.
daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın?
evet, efendim.
baban kötü bir insan mıydı?
bilmiyorum, efendim.
ne demek bilmiyorum?
yani kıyaslamak güç, efendim. sadece bir babam oldu.
benimle kafa mı buluyorsun, Stirkoff?
hayır, efendim: dediğiniz gibi, adalet yoktur.
baban seni döver miydi?
sıra ile döverlerdi, efendim.
hani bir baban vardı?
herkesin bir babası vardır, efendim. ben annemi kastetmiştim. o da kendi payına döverdi.
seni sever miydi?
kendinin bir uzantısı olarak, evet.
sevgi başka nedir ki?
iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez. kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.
tereyağlı kızarmış ekmeğe AŞIK olabileceğini mi söylüyorsun, Stirkoff?
her zaman değil, efendim. bazı sabahlarda, güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki. aşk habersiz gelir gider.
bir insanı sevmek mümkün mü sence?
iyi tanımadığınız biri ise belki. ben insanları pencereden seyretmeyi severim.
sen bir korkaksın, Stirkoff.
kesinlikle, efendim.
nedir senin korkak tanımın?
bir insanla silahsız dövüşmeden önce tereddüt eden kimse.
peki cesur kime denir?
aslanın ne olduğunu bilmeyene.
herkes bilir aslanın ne olduğunu.
herkes aslanın ne olduğunu bildiğini sanar, efendim.
budala tanımın nedir?
zaman ve kan ziyan edildiğinin farkında olmayan kimse.
bilge diye kime denir o zaman?
bilge insan yoktur, efendim.
öyleyse budala da yoktur. gece olmazsa gündüz olmaz. siyah olmazsa beyaz olmaz.
özür dilerim, efendim. ben her şeyin neyse o olduğu kanısındayım. başka şeylere bağımlı olmaksızın.
o dar ağızlı vazolara fazla girip çıkmışsın sen, Stirkoff. her şeyin zaten olması gerektiği hibi olduğunu anlamıyor musun? yanlış diye bir şey yoktur.
anlıyorum, efendim. olan olmuştur.
kelleni vurdursam ne dersin?
bir şey diyemem, efendim.
demek istediğim şu: kelleni vurdursam ben İRADE sense HİÇ olursun.
başka bir şey olurdum, efendim.
benim SEÇİMİM doğrultusunda.
ikimizin de, efendim.
rahat et! rahat et! uzat ayaklarını.
çok lütufkarsınız, efendim.
hayır, ikimiz de lütufkarız.
elbette, efendim.
demek delirdiğini hissediyorsun, Stirkoff? peki delirdiğini hissettiğin zaman ne yaparsın?
şiir yazarım.
şiir delilik midir?
şiir olmayan her şey deliliktir.
yani.
çirkinlik deliliktir.
çirkin nedir?
kişiye göre değişir.
delilik gerekli midir?
vardır.
gerekli midir?
bilmiyorum, efendim.
çok şey biliyormuş havalarındasın, Stirkoff. bilgi nedir?
mümkün olduğunca az şey bilmektir.
ne demek o?
bilmiyorum, efendim.
bir köprü inşa edebilir misni?
hayır.
silah üretebilir misin?
hayır.
ikisi de bilgi ürünüdür.
köprü köprüdür. silah da silah.
kelleni vurduracağım, Stirkoff.
sağolun, efendim.
niye?
beni motive ettiğiniz için. motivasyon sıkıntısı çekiyorum, efendim.
ben ADALET'im.
belki.
ben ÜSTÜN'üm. işkenceye yatıracağım seni. çığlıklar atacaksın. ölümünü dileneceksin.
şüphesiz efendim.
ben senin efendinim, anlamıyor musun?
beni yönetebilirsiniz. ama yapacağınız şeyler yapılabilir şeyler olmaktan öteye gitmeyecektir.
zekice konuşuyorsun ama işkence altında bu kadar zeki olamayacaksın.
sanmıyorum, efendim.
bana bak. Darius Milhaud, Vaughn Williams dinlemek de ne oluyor? Beatles'ı duymadın mı?
onları herkes bilir, efendim.
onları sevmez misin?
onlardan nefret etmem.
nefret ettiğin bir şarkıcı var mı?
şarkıcılardan nefret edilmez.
şarkı söylemeye çalışan birinden?
Frank Sinatra.
neden?
hasta bir toplumun depreşmesine neden olduğu için.
gazete okur musun?
sadece bir gazete.
hangisi?
AÇIK KENT.
GARDİYAN! BU ADAMI İŞKENCE ODASINA GÖTÜRÜN. HEMEN İŞKENCEYE BAŞLAYIN!
efendim, son bir istekte bulunabilir miyim?
evet.
vazomu yanıma alabilir miyim?
hayır, bana lazım.
efendim?
el koyuyorum. zapta geçsin. gardiyan bu sersemi derhal götür! ve bana biraz şey getir...
ne, efendim?
altı yumurta ile yarım kilo kıyma.
gardiyan mahkumu dışarı çıkarır. kral öne eğilip düğmeye basar. Vaughn Williams çalmaya başlar teypte. bitli bir köpek güneşin altında titreşen harikulade bir limon ağacına işerken dünya dönmeye devam eder.
25.12.09
"Ben Yine Dünyanın Oldum"
.
.
.
Aradığım burada ha?
İnsanların her yerde çile çektiklerini ve yalnızca bir-iki kişiyle sınırlı insanların mutlu olduğunu binlerce kitaptan mı öğreneceğim?
Boş kafatası, karşımda niye sırıtıyorsun?
Senin beyninin de, benimki gibi, bir zamanlar, acıyla günışığını aradığını ve akşam karanlığında gerçeği arama arzusuyla, yolundan çıktığını mı söylemek istiyorsun?
.
.
.
BÜYÜCÜ KADIN: Neredeyse delireceğim. Demek şeytan hazretlerini, yine burada görüyorum!
MEFİSTO: Kadın, bu adı ağzına almanı yasaklıyorum.
BÜYÜCÜ KADIN: Niye, ne yaptı size?
MEFİSTO: O çoktan masal kitaplarına geçti. Ama bu, insanların durumunu iyileştirmedi. Kötülükten kurtuldular, ama kötüler yine yerinde kaldı. Bana, Baron hazretleri dersin, olur biter. Ben de diğer soylular gibi soyluyum. Bundan şüphe edemezsin. Bak işte şu sancak, şu da arma.
.
.
.
FAUST: Zavallı şeytan, ne verebilirsin ki bana?
21.12.09
Kuzu
13.12.09
çok basit bir şey arıyor: senin beni aramanı,
itirazım yok, sürdürecek bana itirazını,
senin aradığın gibi aramıyorum, ben, seni,
aradığım, beni, istediğim şekilde arıyor.
çok basit, ben, bunu bana, sen göstereceksin,
aradığın gibi aradıkça bekleyeceğim, seni,
gelen neyse, götürüp göster, beni,
aradığım yerde, beni, bulup döneceğim.
çok basit, aradığım saf, sende yok, değilsin bende,
sen gel, bul beni, uykudayım ben, sende,
uykumda uyutuyordun, beni, benden,
gel benim uykumda uyu, sen, beni arıyorsun.
çok basit, senin uykunu, uyutacak, bana,
kime olduğunu bilmeden aşık oluyorum sana,
aradığını anlamadı, biri, beni,
uyut onu, gösterme, tekrar herkese.
tekrar başa dönmek istiyorum,
yat, unutmak istiyorsan, yat, öyleyse, unut,
yanında, bilen, bilebilen var mı senin,
uyuyorsun sen, beni, artık unut.
tekrar, tekrar, tekrar,
baştan başlamak istiyorum.
tekrar, tekrar, tekrar,
dursun, durmayan.
tekrar, tekrar, tekrar,
kaçıp, kovalayan.
10.12.09
Ayna Öyküsü
İyi bir şairdi.
Gerçek bir şair olduğu için de, tabii ki, kol emeğine sayanan işlerde çalışıyordu -garsonluk, tezgâhtarlık, kuryelik gibi.
Gerçek bir şairin yapıtlarıyla para kazanması mümkün değildi.
Ve kendi zekasında bir insanın bu saçma işlerde çalışmamak için yapabilecei bir şeyler olması gerektiğini düşündü.
Bir dansçı arkadaşından siyah bir balet mayosu ödünç aldı ve kafasına, bir keşiş pelerinine benzeyen ağır siyah bir kumaş örttü. Yüzünden biraz daha büyük olan oval bir ayna alıp yüzünün önüne yerleştirdi. Ama bu sıradan bir ayna değil, tek yönlü bir aynaydı.
Bir taraftan bakıldığında cam, öbür taraftan bakıldığında ayna olanlardandı. Aynayı yüzünün önüne yerleştirdi, böylece o herkesi görebilirken, ona bakanlar yanlızca kendi yüzlerinin yansımasını görebilecekti.
Bir gece kulübüne gitti ve kahin olarak çalışmaya başladı.
Bir falcı olarak.
Yüzünde aynası olduğu zaman utangaçlığının geçtiğini fark etti.
Aynı kulüpte çalışan bir kız, bir striptizci vardı.
Siyah ışıkta dans ediyordu.
Mor ötesi ışıkta.
Birbirlerine aşık oldular.
Ama şair ne kıza nasıl yaklaşabileceğini ne de kızın ona karşı ilgisi olduğunu biliyordu.
Bir akşam, kızın arkasında bir şeyler saklayarak boş dans pistinden ona doğru yürüdüğünü görür, kızın elindekinin ne olduğunu göremez.
Kız masasına oturur ve...
Vaay! İşte tam karşısındadır!
Üzerinde kostümü ve aynası olduğundan, rahatça konuşur!
Tam kendini ve aşkını ifade etmek üzereyken, kız ona, "Bak!" der, "Geleceğimi söylemeni istemiyorum. Kendim hakkında da bir şey öğrenmek istemiyorum. Seni tanımak istiyorum!"
Tam o sırada kız arkasında sakladığı ve makyaj masasından getirdiği için bir yüzden birazcık daha büyük olan oval aynayı çıkarır ve adamın yüzündeki aynasının karşısına tutar ve "Ne görüyorsun?" diye sorar.
...
Hiçbir şey söylemiyor.
Kız aynayı alıp "Bir şey söyle!" diyor.
Ama o, tek kelime söylemiyor.
Kız kolunu çekiştirip "Orada öyle durma, bir şey söyle!" diyor.
Ama o, kıpırdamıyor.
On yedi yıldır da kıpırdamadı.
Hala aynı pozisyonda oturuyor, bir akıl hastanesinde katatonik; damardan besleniyor, altına yapıyor ve dış dünyayla ilişkisi tamamen kopmuş durumda.
...
8.11.09
5.11.09
ses/sizlik
"...Yüz yıldır hiç konuşmadım, hep bekledim, karanlıkta bekledim, yalnızlıkta bekledim, yalnızlığımda bekledim. Kitaplar okudum, filmler seyrettim, düşünceler geliştirdim. Hayatıma değin sahneler yazdım, sahneler tasarladım, bunları canlandırmak istedim, ümit ettim, düş kurdum, gelecek biriktirdim. Erteledim, erteledim. Yüz yıldır hiç konuşmadım, hiç konuşmadım. Hiç kimseyle konuşamadım. KİMSE. KİMSE. KİMSE. Kim, kimin kimsesi olabiliyor ki sevgili Prensim? Herkes önünde sonunda kendi kedinin kimsesi oluyor. Hiç kimse yoktu ki zaten, nasıl olabilirdi hem? Bütün çevremi uykunun kundağı sarmışken, sarmalamışken? Düşlerimin sessizliğinde yaşadım.
Düşlerimin sessizliğini,
sessizliğin karabasanını,
nasıl anlatabilirdim size? Uçucu görüntüler ve büyük bir sessizlik içerisinde ayak sürüdüm bunca yıl.
Tek bir sözcük, tek bir sözcük bile etmeden, düşlerimin sessizliğinde yaşadım. Tek bir sözcük, tek bir, tek..."
Mezarın üzerinde karıncalar titreşen kelimeler gibi geziniyorlar.
"Rüyanın bittiği yerde başlayan bir masal yok mudur Prensim? İnsanların uyanıkken de sevildiği masallar...
Biliyorum hiç sevmeyeceksiniz beni, belki kendi yıkımımı hazırlıyorum sürekli konuşarak, hiç susmayarak. İtiyorum sizi, yanıma yaklaştırmıyorum. Böylelikle sizi kendimden uzak tutuyorum, size sözcüklerden bir orman örüyorum; gene sevesiniz diye belki, hiç sevmeyeseniz diye belki. Konuşarak kendimi boğuyorum, beraberliğimizi boğuyorum. Oysa, ince, iyi yürekli biriyim, sevmek ve sevilmek istiyorum. Belki de durulurum zamanla, tılsımsız, büyüsüz sevin beni n'olur. Hatalarım, kusurlarım, zaaflarımla sevin. Masalımın ağırlığı altında ezilmiş yüreğimden şimdiye değin uydurulmamış olduğu için hiç kimsenin bilmediği bir sevgi çıkarmak istiyorum. Size bütün geçmişimi, bütün yaşadıklarımı bir çırpıda anlatmak istiyorum. İlgi duymadığım erkeğe karşı feminist, ilgi duyduğum erkeğe karşı köle olabilirim. Çağımızın ideal kadınlarından biri olabilirim. Sevmek istiyorum ama sevmeyi öğrenmek istiyorum önce. Ne ki bir dil sağanağı altındayım şimdi. Sözcükler ağzımdan kayı kayıveriyorlar. Onlara tutunarak yaşıyorum belki de. Yalnızlığımdan kurtulmak için konuşuyorum. O korkunç sessizliği(hani düşlerimin) unutmak için konuşuyorum.
Hoşgörün beni Prensim, biliyorsunuz şu yüzyıllık arayı kapatmak zorundayım. Sevseniz de, sevmeseniz de beni konuşacağım, susana kadar konuşacağım. Hiçbir güç beni konuşmaktan alıkoyamaz artık. Hiçbir güç.
Boş da olsa, dolu da olsa,
kelimeler, kelimeler, kelimeler"
20.10.09
Umut
25.9.09
Hiçbir Şey
8.9.09
sen benim hiçbir şeyimsin
yazdıklarımdan çok daha az
hiç kimse misin bilmem ki nesin
lüzumundan fazla beyaz
sen benim hiçbir şeyimsin
varlığın yokluğun anlaşılmaz
galiba eski liman üzerindesin
nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
dudaklarınla cama çizdiğin
en fazla sonbahar otellerinde
üniversiteli bir kız uykusu bulmak
yalnızlığı öldüresiye çirkin
sabaha karşı öldüresiye korkak
kulağı çabucak telefon zillerinde
sen benim hiçbir şeyimsin
hiçbir sevişmek yaşamışlığım
henüz boş bir roman sahifesinde
hiç kimse misin bilmem ki nesin
ne çok çığlıkların silemediği
zaten yok bir tren penceresinde
sen benim hiçbir şeyimsin
yabancı bir şarkı gibi yarım
yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
hiç kimse misin bilmem ki nesin
uykumun arasında çağırdığım
çocukluk sesimle ağlayarak...
29.8.09
anlamsız olmak?
sütten kesilmiş buzağı gibi tavana bakıyormuşum, öyle dediler.
"sütten kesilmiş buzağılar tavana mı bakarmış?" dedim, aslında anlatmak istedikleri o değilmiş.
sürekli bir şeyleri ıskalıyorum.
21.8.09
incir ağacı
Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyorum.
Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Attila ve garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın aşık, bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı.
Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin, ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyorlardı.
9.8.09
Karın Mutsuzluğu.
"çocukken mutlu muydun?"
"insan mutluyken mutlu olduğunu bilmez. yıllar sonra çocukken mutlu olduğuma karar verdim: aslında değildim. ama sonraki yıllardaki gibi mutsuz da değildim. mutlu olmakla ilgilenmezdim çocukluğumda."
"ne zaman ilgilenmeye başladın?"
"hiçbir zaman." diyebilmek isterdi Ka ama hem doğru değildi bu hem de fazla iddialıydı. gene de böyle söyleyerek ipek'i etkilemek geçti içinden, ama şimdi ipek'ten beklediği etkilenmekten daha derin bir şeydi.
"mutsuzluktan hiçbir şey yapamaz olunca, mutluluğu düşünmeye başladım." dedi Ka.
6.8.09
gözden ırak
aşk:Aşığının kolları arsında dul kadın, 'aşk dediğin yasak olmalıdır,' diye mırıldanmış, 'yasak da gözden ırak olmalı.'
Oysa delikanlı dul kadınla seviştiğini herkesin görmesini istiyormuş. Büyüdüğünü başkalarına ispatlamalıymış. Bu yüzden pencereleri hep açık tutuyormuş. Ama sokaktan kimse geçmiyormuş.
Derken bir gün, delikanlı evde dolaşırken her zaman kilitli duran, bir kez olsun elini sürmediği kapıyı açmış.'Aman Tanrım!' idye haykırmış. 'Bu yüzden mi kilitledin herkesi bu odaya? Bizi kimse görmesin diye mi yaptın bunu?' Soru cevabını bekleyedursun, dul kadın, evin kapısınıtoy delikanlının üzerine kilitleyip gitmiş.
Dul kadın yolda bir tırtıla rastlamış.'Gizli aşığım olur musun?' demiş ona.'Gizlenmeye ne gerek var ki?' demiş tırtıl.'Bana olan aşkını herkes görsün isterim. O zaman çirkinliğim azalır.' Dul kadın, bir müddet, tırtılın yaprakları kemirişini seyretmiş. Sonra da koskoca dünyayı, çirkin tırtılın üzerine kilitlemiş.
Kainatı bulmuş karşısında ve ona da aynı soruyu sormuş. Yaşlı kainat, 'bana olan aşkını herkes görsün isterim,' demiş.'O zaman genç görünürüm.' Dul kadın omuzlarını silkmiş. Kocaman bir anahtar demeti varmış nasıl olsa cebinde. Yaşlı kainatı kendi üzerine kilitlemiş.
Yoluna devam etmek için adımını attığında boşluğa düşmüş. Düşerken yeni bir anahtar çıkarmış cebinden ama ortada kilit görememiş.'Aptal mısın? Boşlukta kilit ne gezer? Burada boşluktan başka bir şey bulamazsın,' diye homurdanmış boşluk. Dul kadın hayran hayran bakmış boşluğa. 'öyleyse seninle kalayım ne olur. Aradığım sensin!'
'Katiyen olmaz,' demiş boşluk.'Sen benimle kalırsan, boşluğumu doldurursun, o zaman da ben ben olamam.'
Ardından, 'hadi şimdi geri dön,' demiş boşluk, az önceki kabalığını affettirmek istercesine tatlı bir sesle.'Dön ve bütün kapıları aç. Bırak çıksınlar. Onlara ihtiyacın var.'
Dul kadın boşluğun sesini dinleyip kilitlediği bütün kapıları açmış. Esaretlerinin sona erdiğini gören tutsaklar itişe kakışa çıkmışlar dışarı; özgürlükten sersemlemiş bir halde oraya buraya koşuştururken birbirlerini yaralamışlar. Şaşkın ve kızgınmış dul kadın.'Sanki şimdi daha mı iyi oldu?' diye söylenmiş. Bu arbedeyi daha fazla görmemek için kendini evine kilitlemiş.Ve bundan sonra aşkı kendine yasaklamış.
Budala
Q-Jo'ya göre,tüm tarot destesi,yahut en azından yirmi iki Büyük Arkana kartı,Budala'nın macerası olarak yorumlanabilir.'Önemli bir düzlemde,' dedi Q-Jo, 'majör kartlar,bir arayış öyküsünün bölümleridir.İnsanlığın,anlayış ve yemden birleşme yolundaki evrensel arayışından söz ediyorum.Ve bu arayışın Budala'yla başlaması ya da bitmesi hiç önemli değildir;çünkü bu bir çemberdir zaten,sonsuza dek devam eden bir döngüdür.O saf genç Budala,uçuruma yuvarlanınca deneyimler dünyasına düşer.Onun yolculuğu gerçekte şimdi başlamıştır.Yol boyunca her türlü öğreticiyle ve ayartıcıyla-ayartıcılar da öğretmendir aslında- ve bir insanın büyüme,gelişme mücadelesi sırasında karşılaşabileceği her türlü zorlukla karşılaşır.Budala herkes olabilir; ama herkeste,Budala'yı oynayabilecek hikmet ve cesaret yoktur.Bir sürü insan, taşıdığı çıkında neler olduğunu bilmez.Ve hepsi de onu arayla satmaya dünden hazırdır.O çıkında,yaşam maceralarını kolaylaştırmak için ihtiyaç duyulan her türlü gereç vardır,ama açıp da içine bakmazlar bile.Bilinçsiz bir şekilde,biz kontrol dışı primatlar,hepimizin amacı esasen aynıdır;fakat şunu söyleyeyim sana ve buna inan:Amacına ulaşanlar sadece,yolculuk sırasında kendilerini budala yerine koydurmaya cesaret edebilenlerdir.
4.8.09
abla olmak.
ben onun dert ortağıydım. yalancı bir dert ortağı! her şey iyiye gidecek derdim. iyiye gitmiyor her şey. bir şarampolde ya da bir akıl hastanesinde bitiyor. sidik ve dışkıya batarak bitiyor, insan acı ve çaresizlik içinde haykırırken bitiyor ve geçirdiği her iyi günden nefret edecek hale geliyor; zira o iyi günlerin anısı bile alınıyor ellerinden. insan çocuk olarak emekler, küreğiyle toprağı kazar ya da top oynarken, bir başka yerde bir başka çocuk da aynı şeyleri yapıyor. o başka çocuk günün birinde seni mahvedecek ya da mutluluktan havalara uçuracak. veya tam tersi. bu başka çocuğu sen öldüreceksin bir gün; ya da birlikte yaşamayı öğreneceksin. ama stina ne bir başkasını öldürebildi ne de kendi hayatını yaşayabildi. elinden gelen sadece saçlarını yolmak, tırnaklarını kemirmekti.
30.7.09
23.7.09
günışığı
odada on bir bebek var; çoğu büyük, şişirilmiş beşiklere ikişer üçer yerleştirilmiş, gürültü ve bağrışmalar içinde uykuya yatırılıyor. en büyük ikisi serbest; şişman, hareketli olan bir oyun tahtasını söküyor, zayıf olanı ise pencereden giren sarı günışığının oluşturduğu karede oturuyor, günışığına içten ve aptal bir ifadeyle bakıyor. kır saçlı, tek gözlü bir kadın olan bakıcı bekleme odasında, uzun boylu, üzgün görünüşlü, otuz yaşlarında bir adamla konuşuyor. "anne abbenay'a gönderildi," diyor adam. "onun burada kalmasını istiyor."
"o zaman onu kreşe tam gün mü alacağız palat?"
"evet. ben yeniden bir yurda taşınıyorum."
"merak etme, buradaki herkesi tanıyor! ama kuşkusuz işböl seni de yakında rulag'ın yanını götürecektir. eşsiniz, ikiniz de mühendissiniz."
babanın bakışı, ışıkla uğraştığı için kendisinin varlığını fark etmeyen zayıf çocuğun üzerindeydi. şişman çocuk, ıslak ve sarkmış ara bezi yüzünden çömelik yürüyerek zayıf oğlana doğru hızla yaklaştı. sıkıntıdan veya arkadaşlık etmek için yaklaşmıştı, ama bir kez günışığı karesinin içine girip oranın sıcak olduğunu keşfedince, zayıf çocuğun yanına hızla oturdu ve onu gölgeye itekledi.
zayıf oğlanın boş. kendinden geçmiş hali birdenbire öfkeden doğan bir kaş çatmaya dönüştü. bağırarak şişmanı itti. "git buradan!"
bakıcı hemen oraya koştu. şişman oğlanı doğrulttu. "shev, başka insanları itmemelisin."
zayıf bebek ayağa kalktı. yüzü günışığı ve kızgınlıkla parlıyordu. "benim!" dedi yüksek, çınlayan bir sesle. "benim güneş!"
"senin değil," dedi tek gözlü kadın, kesinlik içeren bir yumuşaklıkla. "hiçbir şey senin değil. kullanmak için var. paylaşmak için var. eğer paylaşmazsan kullanamazsın." zayıf bebeği nazik, amansız elleriyle tutup kaldırdı ve kenara, günışığıyla dolu karenin dışına koydu.
21.7.09
Başka Bir Zaman Anlatılmalı
.
.
.
Atréju çabucak ekledi: "Onu kurtarmazsak ölecek."
"Olabilir!" diye yanıtladı Morla.
"Ama onunla birlikte Fantazya da yok olacak!" diye bağırdı Atréju. "Hiçlik her yere yayılmış bile. Gözlerimle gördüm."
Morla ona kocaman boş gözlerinin ta içinden baktı.
"Buna bir diyeceğimiz yok, değil mi?" diye guruldadı.
"O zaman hepimiz yok olup gideceğiz!" diye haykırdı Atréju. "Hepimiz!"
"Baksana ufaklık," dedi Morla, "bize ne bundan! Bizim için hiçbir şey önemli değil artık. Bizce hepsi bir, hepsi bir!"
"Sen de yok olacaksın Morla!" diye öfkeyle haykırdı Atréju. "Sen de! Bu kadar yaşlısın diye Fantazya'dan çok yaşayacağını mı söylemek istiyorsun yoksa?"
"Baksana," diye guruldadı Morla, "biz yaşlıyız ufaklık, çok yaşlı. Yeteri kadar yaşadık. Çok şey gördük. Bizim kadar çok bilenler için hiçbir şey önemli değildir artık. Her şey durmadan yenilenir, gece gündüz, yaz kış. Dünya boş ve anlamsızdır. Her şey bir çemberde döner durur. Gelen gitmek, doğan ölmek zorundadır. İyilikle kötülük, aptallıkla bilgelik, güzellikle çirkinlik, hepsi birbirini yok eder. Her şey boştur. Hiçbir şey gerçek değildir. Hiçbir şey önemli değildir."
Bir süre sonra Morla'nın yeniden konuştuğunu duydu:
"Sen gençsin ufaklık, biz yaşlıyız. Sen de bizim kadar yaşlı olsan, kederden başka bir şey olmadığını bilirdin. Baksana. Hepimiz, sen, ben, Çocuk İmparatoriçe, hepimiz neden ölmeyelim? Her şey yalnızca bir görüntüdür zaten, hiçlikte bir oyun yalnızca. Hepsi bir. Bizi rahat bırak ufaklık, çek git!"
.
.
.
O anda Bastian ağır bir deneyim ediniyordu: İnsan dileğinin yerine gelmeyeceğini bildiği sürece -belki de yıllar boyu- bir şeyi dilediğine inanmış olabilir. Ama dilediği düşün gerçekleşme olasılığı ansızın karşısında durunca, o zaman tek bir şeyi diler: Onu hiç dilememiş olmayı.
15.6.09
Karda Uyumak.
böyle güvenlikte, hassas bir dünyada yaşıyor ve yaşadığınızı sanıyorsunuz. o sırada bir kitap okuyorsunuz (örneğin lady chatterley), ya da bir yolculuk yapıyorsunuz, ya da richard'la konuşuyorsunuz ve yaşamadığınızı, kış uykusuna yatmış olduğunuzu fark ediyorsunuz. kış uykusunun belirtileri kolayca tanınır: öncelikle çarpıntı. ikinci belirti (kış uykusu tehlikeli boyuta ulaşıp ölümle sonuçlanabileceği zaman): zevk almama. hepsi bu işte. savunmasız bir hastalık olarak ortaya çıkar. milyonlarca insan farkına varmadan böyle yaşıyor (ya da ölüyor). bürolarda çalışıyorlar. araba sürüyorlar. ailece piknik yapıyorlar. çocuk yetiştiriyorlar. işte bir şok tedavisi gerçekleşiyor: bir insan, bir kitap, bir şarkı ve bu onları uyandırıyor ve yaşamlarını kurtarıyor.
kimileri hiç uyanmıyor. şu karda uyuyan ve hiç uyanmayan insanlar gibi..
29.5.09
Değişmek
Postanede elime geçen uzak yerlerden gelmiş her mektup zarfı, her kartpostal beni çıldırtıyordu. Peru, Arjantin, Kanada, Mısır, Kap, nerelerden gelmiyordu bu mektuplar? İki sokak ötede, tek bir odada tahtakurularıyla haşır neşir olan şu ihtiyar Yahudi kadının Meksika'da bir kardeşi vardı. Komşusu hahamın kızkardeşi Arjantin'de kürk ticareti ediyordu. Öte taraftaki Rum bakkalın oğlu Mısır'da idi. Yeğeni Chicago'da hocalık yapıyordu. Ve ben onlara gelen mektupların zarflarına bakar bakmaz, gözlerim kendiliğinden kapanıyor, etrafım değişiyor, kendim başka bir adam oluyordum. Kaçmak, her şeyi bırakıp gitmek!..
Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge... Gül! dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.
Bunları hatırlar hatırlamaz, oraya, kahveye, az çok benden başka türlü yaşayanların, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. Onların yanında benim de hayatım oluyor, onlarla düşünüyor, onlarla beraber yaşıyordum.
Belki de böyle değildi. İşin aslında başka şeyler de vardı. Bu adamları tamamiyle beğenmiyordum. Aralarında sadece bir muhacir gibi yaşıyordum. Bir tipi gecesinde, ıssız dağ başında soğuktan ve yüklü rüzgardan boğulmak üzere olan bir adamın sığındığı sıcak, bol gübre kokulu, atların tepişmesinin insan sesine, taze çay ve kahve kokusuna karıştığı o yarı ahır, yarı han odası yerlerden biri gibi onların arasına sığınmış, bu karışık ve yüklü havada ısınıyor, mesut oluyordum.
Şüphesiz bir gün bu beğenmemezlik, işlerin biraz müsait gittiği bir zamanda büyüyüp beni kurtaracağını zannettiğim o küçük noktada kaybolacak ve tamamiyle bu havaya teslim olacaktım. Daha şimdiden zaman zaman, "Ah! İşte güzel hayat! Rahat ve mesut... Ne adamlar!" demeye başlamıştım bile.
31.3.09
Yaşamak
Yaşamak alışmaktır
İşportada satılan kadın geceliklerine
Alışmak manavlara doçentlik tezlerine
Alışmak yaşamaktır
Hep bu yeşilleri giy
Bu moru tak saçlarını topla da
Bunu sen de bilirsin
Alışmak yorulmaktır bakıp bakıp kendine
Yaşamak bir gün uyanmaktır
Bir gün birdenbire yalnız kalmaktır
Yaşamak alışmalardan sonra
Alıştığı her şeyle savaşmaktır.
23.2.09
mektup
mi Guapo,
her nasılsa gönderdiğin yasemin bahçesi için teşekkür ederim. o bahçede yatıyorum.
duş yaparken aklıma bir fikir geldi: bütün acılar, yollarına devam etmeden önce, HAYIR kelimesine kayarlar. bütün hazların devam etmeden önce EVET kelimesine kayması gibi!
sana EVET diyorum, sürdürdüğümüz hayata HAYIR. yine de o hayattan gurur duyuyorum, yaptığımız şeyden gurur duyuyorum, bizimle gurur duyuyorum. bunu düşündüğümdeyse üçüncü bir kişi oluyorum, ne ben ne sen, sen de aynı üçüncü kişiye dönüşüyorsun - bütün evet ve hayırların ötesinde!
12.2.09
franny glass.
26.1.09
yangın
"yanıyoruz! imdat, imdaat."
zalim bir gülüşle yangını seyretmekte olan Arhip:
"daha da neler!" diye söylendi.
Yegerovna ona:
"Arhip'ciğim, ne olursun, kurtar şu memurları diyordu. tanrı sana mükafatını verir!"
Demirci:
"daha da neler! dedi.
tam da o sırada iki katlı pencere çerçeveleri kırmaya çalışan memurlar pencerede göründüler. ama tam bu sırada çatı, büyük bir gürültü ile çöktü, çığlıklar kesildi.
çok geçmeden bütün çiftlik halkı avluya dolmuştu. kadınlar bağrışarak pılı pırtılarını kurtarmaya
çalışıyorlardı. çocuklar, yangını seyrederek zıplıyorlardı. kıvılcımlar bir ateş fırtınası halinde uçuyor, kulübeler tutuşuyordu.
Arhip:
" şimdi artık neresi yanarsa yansın vız gelir, diye söylendi. "herhalde Pokrovskoye'den bunun seyrine doyum olamaz!"
bu sırada yeni bir olay onun dikkatini çekti: tutuşmuş olan ahırın damında; nereye atlayacağını şaşırmış bir kedi koşuyordu. alev yavaş yavaş dört bir yanını sarıyordu. zavallı hayvan acıklı bir miyavlama ile yardım istiyordu. çocuklar kedinin bu ümitsiz haline bakarak gülmekten katılıyordu. demirci Arhip öfke ile onlara çıkıştı:
"ne gülüyorsunuz şeytan yavruları? hiç tanrıdan korkmuyor musunuz? tanrının bir yaratığı yanıyor da siz seviniyorsunuz ha!"
Arhip yanmakta olan dama merdiveni dayadı ve kediyi kurtarmaya koştu. kedi onun niyetini anlamış, minnettar bir çabuklukla Arhip'in kollarına sarılmıştı. Yarı yanmış demirci, avı ile birlikte aşağı indi. şaşıran çiftlik halkına dönerek:
" eee çocuklar," dedi. " güle güle. artık benim burda yapılacak bir işim kalmadı. hoşça kalın, beni kötülükle anmayın."
3.1.09
anımsa.
[fotoğraf: yllparisienne]