26.9.08

nasıl geliyorsa...

phebe:
tatlı delikanlı, ne olur beni bir yıl daha paylasana böyle;
şu adam kur yapacağına, sen beni payla daha iyi.

rosalind (phebe'ye):
bu adam senin suratsızlığına vuruldu, (silvius'a) bu kadın da benim öfkeme vurulluyor. o zaman, o sana ne kadar surat ederse ben de ona o kadar terslenirim. (phebe'ye) bana niye öyle bakıyorsun?

phebe:
sana hiç kırılmadığımı göstermek için.

rosalind:
ne olur, sakın bana aşık olayım deme;
şarap sofrasındaki yeminlerden bile daha yalanım ben.
ayrıca da senden hoşlanmıyorum.
nerde kaldığımı bilmek istiyorsanız;
şurda, biraz ilerdeki zeytinlikte.
geliyor musun kardeşim? sıkışır onu çoban.
gel kardeşim sen de çoban kızı,
dön de, şöyle bir daha bak ona.
kibiri bırak. dünya alem sana bakacak olsa,
bu adamdan başka gözü aldanacak tek kişi çıkmaz.
hadi, biz kendi sürümüze gidelim.
(rosalind, celia ve corin çıkar.)

phebe:
ey göçmüş şair, şimdi anlıyorum,
ne kadar doğruymuş sözün:
"aşık dediğin ilk görüşte vurulmuştur her zaman."

silvius:
canım phebe

phebe:
ha? ne dedin silvius?

silvius:
canım phebe, acı bana.

phebe:
çok üzgünüm senin için nazik silvius

silvius:
üzülen insan üzmemeyi de bilir.
aşk yüzünden çektiğim acıya üzülüyorsan,
aşkını ver bana yeter; ne bende acı kalır,
ne sende üzüntü.

phebe:
sevgim de senin zaten. insanlık da bu değil mi?

silvius:
ben seni istiyorum.

phebe:
ama bu harislik olur.
silvius, bir ara senden nefret ediyordum;
şimdi de seni seiyor değilim;
ama aşktan o kadar güzel söz ediyorsun ki,
artık eskisi kadar sıkılmıyorum yanımda olmandan.
hatta sana görev de vereceğim.
ama hizmetime girdin diye, salt bunun zevki dışında
sakın başka karşılık bekleme benden.

silvius:
aşkım öylesine kutsal ve mükemmel ki,
ve ben öylesine yoksunum ki lütfundan,
hasat kaldıran adamdan arta kalan
kırık taneleri bile toplayabilsem,
bereketli bir ürün sayacağım kendime.
arada bir bana rastgele bir gülücük atıver yeter,
ben bununla geçinir giderim.

phebe:
biraz önce benimle konuşan genci tanıyor musun?

21.9.08

Evin Halleri.

sen evden de benden de gidersin bazen
yol seni bekler, yola koyulursun üşenmeden.
susar derinden ev, ıssız halidir.

ben sana, ev bana, sen eve, ev sana
kara kara bakar ya bazen
ah kıyamaz hani kimse kimseye.
evin içerlik halidir, boynu eğilir.

mutfakta çayın sesi demlenir
sabah, benim sesimde sonbahar
senin sesinde bir çocuk
ev mutludur halinden, pötikarelenir.

ben sana, sen bana soyunursun bazı geceler;
sen kendinden sarkarsın, ben kendimden.
benlerimi saysın sabah şerife teyze
evin dağınık halidir.

17.9.08

artık, geç-ti


"en değerli hayalimdin sen,: kendini yıktın!...

elden çıkarmak istemediğin gerçekler vardı,herhalde: bir yarım-yamalak felsefecinin hayali olmak ise, istemedin. oysa, onun, yaşamında bir kez olsun gerçekleştirdiği, gerçek hale getirebildiği tek hayali olabilirdin - hatta sanıyorum , bunu istiyordun da... hayalden gerçekliğe giden yoldaki adımı atmadın - "kaçtım" dedin...

işte: kaçtığın kendindi - belki de, benim gerçekleşen hayalim olabilseydin, kendi en yoğun gerçekliğin de olabilirdin...

kim bilir, artık - geçti..."

.


4.9.08

Saklı


İnsanları izlerken, daha evvel hiç görmediklerini görebilir, hiç hissetmediklerini hissedebilirsin Pinhan. İnsanları uzaktan seyrederken, onlara her zamankinden yakın olabilirsin. Eğer bakmayı bilirsen gözlerin sana oyun etmez, dosdoğru görürsün. İçte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün. O vakit anlarsın ki o dediğin sensin, seyrettiğin kendi bedenin, kendi sûretin; ağladığın kendi acıların.

.
.

Hani halkanın ucunda/ kavuşacaktım sana/ hani bir iken ayrı düşmüştük/ ve çok iken bir olacaktık sonunda/ çoktan razı idim oysa/ razı idim gecenin matemine/ karanlığı fırsat bilene/ ve korkaklığıma/ ve karabasanlarıma/ oyun oynar gibi yaşar giderdim/ kuş avlardım/ kuşları deli gibi kıskanırdım ya/ bırakmadın/ bırakmadın ki kendimden kaçayım/ koyvermedin/ koyvermedin ki sürsün bu devran

Döndü halka/ döndü olanca hızıyla/ toprak ki siyah bir halka idi/ ve geceye saklanırdı bazen/ tuttu su ile karıştı/ su ki sarı bir halka idi/ rengiyle dalaşırdı bazen/ tuttu toprağı kucakladı/ eğildim suya baktım/ suda kendimi gördüm/ kendimi sen sandım/ sarılmak için atıldım/ köprüye hıncım yalan imiş/onu yıkarken suya karışan/ ben oldum

Balçıktan çıktım ben/ balçıktan yoğurdum kendimi/ içerdeki dışa taştı/ dıştaki içe çekildi/ görünen görünmeyene sataştı/ görünmeyen görünene diş biledi/ siyah halka/ sarı halka ile yer değiştirdi/ çekildim bir köşeye/ sessiz sedasız/ baktım olan bitene/ seni gördüm kaderimde/ ebrunun halkalarını saydım/ tastamam dört etti/ halkalardaki kıvrımları hesapladım/ tastamam senin ismin etti/ isminin yanına beni de kazı dedim/ boyalar isyan etti

.
Bir de baktım ki/ ben ben değilim artık/ sûretim başka bir sûret/ ismim bir başkasının ismi/ gönlüm ne yöne akar/ ben ne yöne/ verdiğin emaneti yitirdim yollarda/ hata ettim/ kusur ettim/ affola…
.


1.9.08

Henriette Teyze.

hayatının son yıllarında neredeyse yatalak hale gelmiş ve bunamış olan seksen üç yaşındaki henriette teyzem, birkaç ayda bir tekerlekli sandalyesiyle ya kırk yıl önce ölmüş teyzelerinden birine ya linz'deki eski evine ya da ruhr bölgesinde yaşayan, belli belirsiz anımsadığı akrabalarının yanına kaçmaya çalıştığı huzurevinde yatarken, ölümünden hemen önce hayatının en aklı başında cümlesini kurdu: "kim derdi ki," dedi henriette teyzem, kendisini ziyaret etmek için seksen yedi yaşındaki alzheimerli babamla birlikte bad zel'den trenle gelmiş olan ve neredeyse yetmiş yedisine varmış bulunan anneme, "ana babamız bizi bir gün böylesine ortada bırakıverecek."
annem daha aynı günün akşamı linz'e geldiğinde bana bunu anlatırken başını salladı. ben de başımı sallayıp gülsem de aslında pek şaşırmadım, zira henriette teyzem, dediğim gibi öyle bunamıştı ki, akrabalarından birinin onu eve alıp ona bakacağını düşünüyordu.